Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Atın...

Yazmayan kalemleri.
Sayfası bitmiş defterleri.
Kulpu kırık fincanları.
‘Zayıflayınca giyerim’ kotunu.
Son 5 aydır giymediğiniz kıyafetleri.
Arka balkona tıkıştırdığınız, bir gün yüzünü yenilerim pırıl pırıl olur dediğiniz o sandalyeyi.
... Dibi kararmış tencereyi.
Taşındığınız hangi evden kaldığı, hangi kapıyı açtığı artık meçhul olan o anahtarları.
Sırf genç ve güzel çıkmışsınız diye yanınızda o hiç sevmediğiniz tiple poz verdiğiniz fotoğrafı.
Çekmecenin dibindeki müzik kasetlerini (kaset mi kaldı allah aşkına)
Atın.
Ohh bir ferahlayın bakalım. Tamam mı?
Şimdi ihtimalleri atın.
‘Olacaktı, son anda olmadı’ları atın, olmamış işte.
Takılıp kaldığınız o günü.
Düşünüp durduğunuz o lafı.
Atın.
Küstüğünüz için uzun zamandır görmediklerinizin aklınızda kalan son görüntüsünü.
Alındıklarınızın, gücendiklerinizin hiç umurunda olmayan o ‘olayı’
Atın.
O hiç beceremediğiniz yemeğin tarifini
Kestiğiniz eski gazete küpürünü
İçinizi kemiren o ukteyi
Atın.
Zamanı gelince yiyeceğiniz soğuk intikam yemeğini de dökün.
Soğuk yemeğin hiç tadı olmaz, dışarıdan bir döner söyleyin daha iyi.
Buzdolabının üzerindeki diyet listesini (faturaların altında duruyor)
Depodaki koşu bandını.
Atın.
Cevabı olmayan soruları
Kaçırdığınız fırsatları
Atıldığınız işleri
Beceremediğiniz ilişkileri
Kişisel gelişim kitaplarını
Atın.
Arkanızdan konuşanları.
Önünüzü kapayanları.
Alamadığınız terfiyi
Oturamadığınız evi
‘Şimdiki aklım olsa’ları
Aldığınız en kötü karneyi.
Hatta en iyi karneyi.
Çalışmayan saatleri.
İşe yaramayan fikirleri.
Kaçan trenleri.
Zamansız yaşlandıran dertleri.
‘O gün’ olanları.
Halının altına süpürdüklerinizi.
Dolabın dibine iteklediklerinizi.
Atın.
Bakın, ne güzel güneş çıktı...

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Tevekkül üzerine Risale-i Nur'dan bir hikayecik



       Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer;

     Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi' olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek. Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünki ehl-i dikkat nazarında, za'fı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi. İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın."

25 Şubat 2013 Pazartesi

Sessiz özgüven

Veli toplantılarının benim için önemli yanlarından biri de öğretmenlerin ve velilerin okula, eğitime, hayata bakış açılarıyla ilgili önemli veriler elde etme imkânı sunmasıdır. Hemen hemen her veli toplantısında bazı öğrenciler hakkında şöyle bir şikâyete şahit olmuşumdur: “İyi bir öğrenci, çalışkan ve başarılı. Ama derse katılmıyor. Derste çok sessiz.” Hele bir keresinde bu şikâyetin bir adım daha ileri gidip, “Derste çok sessiz kendine güveni az.” dendiğini de duymuş; bir öğrencinin derslerde sessiz sakin oturması ile kendine güvenmemesi arasında ne gibi bir bağlantı kurulduğunu pek de anlayamamıştım. Bir öğrencinin gerekli gereksiz parmak kaldırıp derse katılması, her konuda kendini ortaya atması, çok konuşması ile kendine güveni olması arasında da bir bağ kurmak olası değildi. Ancak konuşulanlara bakılırsa, insanlar arasında böyle genel bir kanı yerleşmişti. İçe kapanık insanların kendilerine güveni olmadığına, girişken insanların ise kendine güveninin tam olduğuna dair bir yargı yer etmişti insanların algılarında.. Peki, bu yanlış kanı, kendi genelgeçer değerini sağlamlaştırmak için nasıl bir referans gösteriyor? Elbette ki, narsisizm çağının da parmağı var bu işin içinde. İçe kapanıklığın kendine güvensizlikle özdeşleştirilmesi biraz da narsist kültürün arızalı bakış açısının tezahürü olarak çıkıyor karşımıza. Aşırı rekabetçi, hırsın teşvik edildiği bir dünyada işini sessiz sedasız, gösterişe meydan vermeden yapan insanlara yer yok adeta bu kültürde. Agresif, tuttuğunu koparan insan tiplemesi yükselen değer olarak çıkıyor karşımıza. Mutlu ve huzurlu olmak aksinde daha mümkün halbuki. Hırs insanı kanaatsiz yapar. Sanıldığının aksine, hırs insanın çalışma şevkini kırar. Sürekli şikâyet eden, hiçbir şeyden memnun olmayan bir kişilik inşasına neden olur. Öyle ki, “Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.” darbımesel olmuştur. Kanaatkâr insanlarınsa kesinlikle çok daha huzurlu bir içsel dünyaları vardır. Şikâyet etme üzerine kurulu bir kişilik, tüm mutluluk sebeplerinin üzerini kalın bir perdeyle örterek saklar. Dünyada en büyük özen kime gösterilir? Bebeklere. İnsan en aciz, en iradesiz, en zayıf döneminde, en iyi bakımı görür. Doğar doğmaz gıdası hazırdır. En saf, en temiz, en lâtif gıdayla, sütle beslenir. Her şey ayağına gelir bebeklerin. Çocuk büyüdükçe artık etrafında halelenen ilgi de giderek azalır. Bebek aşırı hırsıyla, tuttuğunu koparmasıyla mı yoğun ilgi ve bakıma mazhardır yoksa acziyle, güçsüzlüğüyle mi? Ya da ağaçları düşünelim. Çok mu hırslı, tuttuğunu koparan varlıklardır ki? Oturdukları yerde ihtiyaç duydukları gıdalar ayaklarına gelir. Ya tilki gibi zekilikleriyle namdar hayvanlara ne buyurmalı? Hırsla, meşakkat içinde rızıkları için oradan oraya koşturup durmalarına ne demeli? Hırsları onları daha iyi beslenir mi yapıyor? Cılız, çelimsiz bedenlerine bakılırsa bu soruya evet dememiz pek mümkün görünmüyor. Zekâdan nasibini almamış balıkların haline ne demeli peki? Semiz hallerine bakılırsa helal rızka mazhar olmakla hırs arasında ters bir orantı göze çarpıyor. Bir marketin reyonundaki bir kavanoz bala dikkatlice bakalım. O bal dünyanın en akıllı, en zeki, en hırslı, en rekabetçi insanları tarafından üretilmedi. Bedeninde bir zehri de taşıyan, akılları olmayan ama kanaatkâr gayreti haiz arılara yaptırdı Mutlak Varlık o balı. Arılar aşırı girişken oldukları için değil, gayretli oldukları için bu lâtif gıdanın yapımı için yollara düştüler. Demem o ki, içe dönük olması, az konuşması bir çocuğun ya da bir yetişkinin gayretinin de az olduğunu göstermez. Hayatta bir işe yaramayacağı, başarısız olacağı anlamına hiç gelmez. Zaten hayatta insan için asıl olan, asıl huzur ve mutluluğu sağlayan say ve gayrettir. Say ve gayretin de illa ki hırsa bürünmüş olması gerekmez. İç alemine dönük, az konuşan, çok dinleyen ve çok anlayan, gayretli, sabırlı, işini düzgün ve elinden geldiğince iyi yapmaya çalışan o kadar çok insan var ki. Kendini ortaya atmadan, kendini pazarlama ihtiyacı duymadan. Bir ağaç gibi onurlu. Siz siz olun, içe dönük insanları sakın hafife almayın.. Dünya onların sessizliğiyle büyüyor. Mustafa Ulusoy - Orjinal yazı

6 Eylül 2011 Salı

Girişimciliğin 10 temel kuralı

Girişimciliğin 10 Temel Kuralı Guy Kawasaki’ye göre bir girişim başlatmak için en önemli neden para kazanmak değil, dünyayı daha iyi ve daha güzel bir yere döndürme yönünde anlamlı bir amaç olmalıdır. Melih Arat Birçok insan girişimci olmak istese de, başarılı bir girişimin nasıl başlatılacağı ve sürdürüleceği temel bir sorundur. İşte size yıllar boyu yaptığım incelemelere dayanak geliştirdiğim girişimciliğin 10 temel kuralı: İyi bir iş fikri gezerken keşfedilir! Gitmediğiniz yere gitmeli, konuşmadığınız insanlarla konuşmalı, fiyatları kıyaslamalı ve bolca gözlem yapmalısınız. İş fikirleri oturduğunuz yerden keşfedilmez. Harekete geçmek ve yeni enformasyonlara ulaşmak gerekir. Hiçbir yere gitmiyorsanız, normalde hiç okumadığınız dergileri okumak, ziyaret etmediğiniz internet sitelerine bakmak gerekir. Müşteriyle başlayın! İşe ofis açarak değil, müşteri bularak başlayın. Bir hayali kontrol etmenin en iyi yolu, o hayal için para ödeyecek biri olup olmadığını öğrenmektir. Bir ofis açıp bir yıl müşteri arayıp kimseye bir şey satamazsanız, tüm ofis maliyeti, bir yıllık emeğinizin karşılığı uçar gider. İşin başında tüm konsantrasyonunuzu müşteri bulmaya verin. Yazılı Bir Planınız Olsun! İş planı, bir film senaryosu gibi gelecekte neler olacağını bütünsel olarak sunan bir belgedir. Hangi adımları ne zaman atacağınızı, hangi giderleri ne zaman yapacağınızı, hangi gelirleri ne zaman elde edeceğinizi gösterir. Büyük Düşünün! Bir kafe değil, bir kafeterya zinciri açmayı hayal edin. Büyüme, işi büyütme hayali olmayanlar, küçük kalıp büyük balıklara yem olabiliyorlar. Bir işi büyütmek demek, işi markalaştırmak ve sistemleştirmek demektir. Bir işi küçük bırakırsanız, her işi kendisi yapan küçük işletme sahibi olarak kalırsınız. Yaratıcılık ve sıra dışı düşünme, paranın ikamesidir! Paranızın olmadığı için harekete geçmediğinizi söylemeyin. Yaratıcılığınızı kullanın. Samanlıkta iğne aramak için tek tek samanları gözden geçirmek yerine bir mıknatıs kullanın. Sıra Dışı Olun! Potansiyel müşterilerin rakiplerinizden değil, sizden almak için bir nedeni olmalı. Daha güzel, daha iyi, daha hızlı, daha ucuz, daha şık, daha basit, daha pahalı gibi tanımlanabilecek bir özelliğiniz olmalı. Rakiplerinizle aynı olursanız, potansiyel müşterilerin sizi onlardan ayırabilmek için bir imkanı olmaz. Bir iş, çevreyle kurulur ve büyür! Bir işi büyütmek için paradan çok imkanları, yetkileri olan insanlar gereklidir. Sizden mal alacak bir satın alma müdürüyle sizi tanıştıracak kişi, nakit paradan daha değerlidir. Sürekli insanlarla tanışın ve mutlaka onlara işinizden söz edin. Kaynakları ve fırsatları size başka insanlar getirir. Sadece mal kaynağı ya da müşteri değil, sizinle çalışacak elemanlar ya da ortaklar da gereklidir. Ürün değil, işletme önemlidir! Bir ürüne aşık olacak kadar sevmek değerlidir; ne var ki, ürünler geçici, ürünler geliştiren, üreten ve satan işletmeler kalıcıdır. Dolayısıyla sadece bir ürüne saplanıp kalmadan ürün üretme kapasitesine odaklanmak gerekir. İyi bir tanıtım yapın! Girişimciliğin başında başarıyı belirleyen şey tanıtımdır. İnsanlar tanımadıkları şirketlerden bilmedikleri ürünleri satın almazlar. Açılış etkinlikleri düzenlemek, yerel ya da ulusal gazetelerde haberler çıkarmak, internet ve sosyal medyada kendimize sayfalar oluşturarak insanları ürün ve hizmetlerimiz hakkında bilgilendirmemiz gerekir. Yapabildiğinizin en iyisini yapın, mükemmeli hedeflemeyin! İş hayatında mükemmeli yapmak idealdir; ama girişimciliğin başında elinizden gelenin en iyisiyle yetinmeniz gerekir. Mükemmel olanı yapmak için bazen çok para ve zaman gerekir. Bazı girişimciler de ikisi de olmadığından hiçbir şey yapmamayı tercih ederler. Harekete geçmek ve yapılabilenin en iyisini yapmak esastır. Girişimciliğin izleyen evrelerinde ise mükemmeli başaranlar markalaşırlar.

7 Mart 2011 Pazartesi

Farkluyum

“Bu dünyada büyük başarılara imza atmanın yolu hem farklı hem de uyumlu olmaktan geçiyor. Ancak farklı olmak karşı çıkmayı gerektirirken, uyumlu olmak kurallara ve topluma boyun eğmeyi gerektiriyor.”

Melih Arat

Farkluyum. Yanlış yazılmadı. Evet,“Farkluyum” yazdım. Yaptığım seyahatler ve işim dolayısıyla bir tür zaman makinesinde gibiyim. Hayatının baharında olan gençleri de görüyorum, emekliliğinde ah keşkeler için de vicdan azabı çekenleri de. Bütün bu gözlemlerimin içinde en çok dikkatimi çeken grup, yıldız yeteneklere sahip olanlar. Şaşırtıcı bir şekilde bu yıldız yeteneklere sahip olanların çok azı yükseliyor. Boğaziçi Üniversitesi Mezunları Derneği’nde düzenlediğimiz kurslar sırasında son derece parlak ve yetenekli profesyoneller gördüm. Ancak bu zehir gibi gençlerin çok azı yükselecek. Bütün zekalarına rağmen birçoğu da neden yükselemeyeceklerinin de farkında da değil.

Zehir gibi bu gençler neden yükselemezler? Adı üstünde zehir gibiler de ondan yükselemezler… Çok akıllı ve yetenekli insanların en önemli sorunlarından bir tanesi, çıkıntı olmalarıdır. “Çıkıntı”, düz bir zemindeki fazlalılıktır. Herkes o fazlalıktan kurtulmak ister. Öyleyse kurumların içinde zekamız ve eleştirel gücümüzle farklı olmak aleyhimize işlemektedir. Ahşap bir masanın üstündeki fazlalığı, bir marangoz nasıl rendeyle temizlerse, kurumların ve grupların içindeki fazlalıklarda aynı şekilde temizlenir.

Kurumların için de ancak zamanla yükselebilen bir grup da her şeye olumlu şekilde kafa sallayanlardır. Her şeye tamam diyen, hiç yenilikçi bir fikir getirmeyenler, çıkıntılardan biraz daha şanslıdırlar. Çünkü uyumlu olanlar, dikkat çekmezler ve makinenin bir dişlisi olarak organizasyonda tutulurlar. Ne var ki, uyumluluk gri bir renge sahip olmak anlamına geliyorsa, kurumun içinde maaşlarını alsalar da yükselemezler; çünkü hiçbir yaratıcı ve orijinal katkı ortaya koymadıklarından terfi almaları için bir nedene sahip olamazlar. Ancak geleneksel hiyerarşik örgütlerde yine de ses çıkarmadan söyleneni yapan insanlar tercih edilirler ve zaman içinde yükselme şansları da vardır.

Bu iki grubu sollayarak geçen bir grup vardır ki, bu grup “Farkluyum” grubudur. Farkluyum grubu, aynı anda hem farklı hem de uyumlu olmayı başaran gruptur. Masa tenisindeki masanın ortasındaki ağ gibidirler. Masanın tamamı düz bir zeminken, masanın ortasına gerilmiş olan ağ dik durarak farklılaşır. Ne var ki, ortadaki ağ, oyuna yeni bir kural sağlamakla kalmaz oyunu daha heyecanlı ve daha fazla yetenek isteyen bir hale getirir. Düz masayla birlikte düşünüldüğünde ağ hem farklı hem de uyumludur. İşletmeler için de ihtiyaç duyulan insan tipi böyledir. Hem organizasyonla su gibi bir akış ve uyum için de olacak hem de farklılığıyla organizasyona değer katacak bireylere ihtiyaç duyulmaktadır.

Çok yetenekli bir öğrencim, çalıştığı şirketin tüm çalışanlarının katıldığı 500 kişilik bir toplantıda, çok esprili bir şekilde genel müdürün politikasının neden yanlış olduğunu ve neler yapılabileceğini herkesin eğleneceği bir şekilde anlatmıştı. Söylediklerinde haklıydı, yalnız bu konuşma dolayısıyla genel müdür küçük düşmüştü. Bu konuşmayı 500 kişilik bir toplantıda yapacağına, genel müdürü küçük düşürmeyecek bir ifade dizisiyle kendisiyle baş başa olduğu bir toplantıda yapacak olsa belki genel müdürün gözüne girecekti. İşte marifet, farklı olurken bir yandan da uyumlu olmayı başarmaktır.

Samanyolu’na güzelliğini veren tek bir yıldız değil, yıldız takımlarının çokluğudur. Yıldızlaşmaktan ziyade, bir takımı yıldızlaştırmak için çaba göstermek 21.yüzyılda başarının anahtarı olacaktır. “Farkluyum” diyebilmek, iletişim becerilerinde ustalaşmayı gerektirirken, bir taraftan da yenilikçi yaklaşımları üretebilecek zihinsel bir sürece girmeyi zorunlu kılmaktadır.

18 Ocak 2011 Salı

İnadı bırakın !

İnadı bırakın!

“İnat aynı hatalı yöntem de ısrar etmektir. Kararlılık, amaca ulaşmak için farklı yöntemleri denemektir. Bir şeyin türlü denemelere rağmen olmadığını görünce vazgeçmek erdemdir.”

Melih Arat

Kararlılık ile inatçılık çoğu zaman birbirine karıştırılan iki kavramdır. İnatçılığın olumsuz bir anlamı da olsa, her şeye rağmen içindeki kararlılık unsuru dolayısıyla hoşuma giden bir yanı vardır. Ancak ne kadar hoşuma gitse de, inatçılığın içinde akılcılığın bulunmaması, bu tutuma beslediğim hoşgörünün çabuk bitmesine yol açar. Öncelikle inatçılığı bir tanımlamaya çalışayım. İnatçılık amaca ve yönteme aşırı bağlılığın sonuca yarar sağlamadığı halde gösterilen ısrardır. Bu konuda halk arasında verilen en güzel örnek keçi inadı sözüdür. Meşhur öyküdür; iki keçi ağaçtan bir köprüde karşılaşmışlar ve her ikisi de diğerine yol vermediği için köprünün orta yerinde kilitlenmişlerdir. Bu tür bir inat, her iki keçinin de hiçbir zaman esas amaçlarına –köprünün diğer ucuna geçme amaçlarına- ulaşmalarına engeldir. Çocuklar kendilerini sıklıkla çıkmaza sokacak şekilde inatlaşırlar. Bunu giymeyeceğim, bunu yemeyeceğim gibi aslında inat etmenin belirli bir işlevi gerçekleştirmeyeceği konularda ısrarlı olabilirler. Özellikle sadece erişilebilir tek bir kıyafet varsa, bunu giymeyeceğim demek anlamsızdır. Aynı şekilde inatçı biriyle başa çıkmanın yolu da basittir; ona yol vermek. Eğer tek şeritli bir köprüde ben bir keçiyle karşılaşırsam, geriye gitme pahasına hemen yol veririm. Çünkü aksi takdirde çok zaman kaybedeceğimi ve bu inadın bir işe yaramayacağını bilirim. Buradan anlaşılacağı üzere karşılıklı inatlaşma bir tür tuzaktır.

Kararlılık inatçılıkla ne kadar karıştırılsa da, oldukça farklıdır. Kararlılık, amaca ulaşmak için önümüze çıkan engellere rağmen farklı yöntemler kullanma konusunda ısrarlı olmaktır. Diyelim ki biz bir satıcıyız; bir fabrikaya bir makine satmaya karar verdik. Teklifi yazılı olarak gönderdik; ama bize bu makineyle ilgilenmediklerini bildiren bir mektup gönderdiler. Şimdi bu yazıyı okuduk, anladık ki bu fabrikadan iş çıkmayacak. İşte kararlılık burada devreye giriyor. Eğer biz yazıya rağmen fabrikadaki satın alma müdüründen randevu alarak bir kez de derdimizi sözlü anlatıyorsak, bu bizim kararlı olduğumuzu gösterir. Eğer bu görüşmede sonuç vermezse fabrikanın üretim müdürüyle iletişime geçmek ve onu bizim makinelerimizin kullanıldığı bir fabrikaya götürmek yine kararlılıktır. Bu da işe yaramazsa bizim fabrikanın genel müdürünü, diğer fabrikanın genel müdürüyle görüştürmek yine kararlılıktır. Dikkat ederseniz verdiğim örnekte amaç aynı ama yöntem farklıdır. Bazen de kararlılık aynı yöntemi farklı zamanda uygulamak anlamına gelir. Aynı yazılı teklifi her üç ayda bir tekrar yaparsınız, hiç beklenmedik şekilde 24 ay sonra malı satarsınız. Değişen nedir? Koşullar değişmiştir; belki satın alma müdürü değişmiştir; belki mevcut kullanılan makinelerden şikayet etmeye başlamışlardır.

Kararlılık her zaman da çok da yararlı değildir; bazen pes etmeyi de bilmek gerekir. Örneğin, iki yıl boyunca iş bulamayan çok sevdiğim değerli ve yeterli bir arkadaşıma, bu iş arama sürecine son vermek için kendisine bir tarih koymasını tavsiye etmiştim. İşsiz kaldığı ilk andan itibaren 30 ay içinde iş bulamayacak olursa kendi işini kurmak için çaba harcamasını önerdim. Şimdi kendi gelirini kazandığı ve çok mutlu olduğu bir işi var. Genç bir işadamı dostum da belirli bir işi tutundurabilmek için çok uğraşmıştı. Yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi defalarca farklı yöntemleri denemişti. Kararlılığın sizden en çok alıp götürdüğü şeyler zaman, umut ve enerjidir. Onun için üç kaynağında sonuna gelmeden amacı değiştirmek gerekir. Ona da aynı öneride bulunmuştum. Kendine bir tarih koy ve bu tarihe kadar hiçbir netice alamazsan bu uğraştan çık.

Kararlılık gösterilmesi gereken süre bazen üç yıldır; bazen de on üç yıldır. Bu sürenin ne olması gerektiği amacın, projenin doğruluğuna, sizin için önemine ve koşullarınıza bağlıdır.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Yedi Önemli Hedef

Okurlarımın Yedi Önemli Hedefi

“Yedi hedef birer vagonsa bir de bunları çeken bir de lokomotif vardır. Bu bir tür kişisel vizyondur. Vagonların içini doldururken, bir bakarız ki, en önde o lokomotif vizyonumuz belirivermiştir.”

Melih Arat

Her okurumun üstünde düşünmesi gerekecek 7 temel hedef alanı bulunuyor. Birinci hedef alanı bedenimiz ve sağlığımız. Sağlığımızla ilgili hedeflerimiz neler? Sağlığı yerinde olan, benim deyimimle arıza sinyali vermeyen insanların birçoğunun sağlığıyla ilgili hiçbir hedefi yok. Halbuki olmalı. Yaş ilerliyor, kolesterol, kalp ve benzeri birçok sorun ortaya çıkıyor. Önleyici sağlık yaklaşımı anlamında neler yapabiliriz? Spor yapıyor muyuz? Haftada kaç gün, kaç saat hangi sporu yapacağız? Beslenmemizde nasıl bir değişiklik yapmalıyız? Neleri yemeyi bırakmalı ya da azaltmalı ve nelere başlamalıyız?

İkinci hedef setimiz, duygusal ve ruhsal hedeflerimiz. Öncelikle kendimizi tanıyalım. Bizim ulaşmak istediğimiz duygular neler? Macera duygusu, keşif duygusu, öğrenme duygusu, başarı duygusu güvenlik duygusu, yardım ediyor olma duygusu vb. gibi. Bu duygulara ulaşmak için ne yapmalıyım? Macera için seyahat, güvenlik için tasarruf gibi seçenekler olabilir. Ruhsal olarak neyi hedefliyorum? İyi bir kul olmayı, huzurlu bir yaşam sürmeyi, ibadetlerimi tam olarak yerine getirmeyi mi? Hangi ibadetleri, duaları ve çalışmaları yaşamıma çekeceğim? Daha dingin, sakin, insanlara kızmayan ve onları kucaklayan bir ruh haline mi gireceğim? Neleri hedefliyorum?

Üçüncü hedef setimiz ailemizle ilgili. Annem-babamla yeterince ilgilenebiliyor muyum? Onlarla ilişkilerim nasıl? Evliysem eşimle ilgili hedeflerim neler? İlişkimi daha iyi hale getirmek için neler yapabilirim? Çocuklarımla ilişkim de hedeflerim ne olmalı? Dedelerim, babaanne ve anneannemle ilişkimdeki hedeflerim neler olmalı? Bu hedefler, onlarla ilgilenmek, onlarla zaman geçirmek olabileceği gibi, onların daha az müdahale edeceği bir yaşam kurmak da olabilir. Önemli olan aile üyelerimi sakin kafa düşünerek onlarla ilişkimde hedefler belirlemek.

Dördüncü hedef setimiz, gelişim ve öğrenme hedeflerimiz. Kendimi geliştirmek için neleri hedefliyorum? Hangi kurslara gideceğim? Hangi kitapları okuyacağım? Hangi eğitim kurumlarına ve sınavlarına gireceğim? Yabancı dilimi, bir yıl sonra hangi düzeye getireceğim? Seyahat etmek, bir sivil toplum kuruluşunda çalışmak, satışla ilgili bir işle uğraşmak beni geliştirebilir mi? Geliştirebilirse kendime nasıl bir faaliyet seçeceğim?

Beşinci hedef setimiz, sosyal çevremizle ilgili hedeflerimiz. Kimlerle arkadaş olmalıyım? Kimlerle arkadaşlığımı kesmeliyim? Arkadaşlarımın içinde ihmal ettiklerim, aramam ve görüşmem gerektiği halde ilgilenmediğim arkadaşlarım var mı? Görüşerek zaman kaybettiğim arkadaşlarım var mı? Yeni arkadaşlar edinmek için hangi kurslara ya da hangi derneklere gidebilirim?

Altıncı hedef setimiz, kariyerimizle ilgili hedeflerimiz. Bir iş mi kuracağım? Profesyonel mi çalışacağım? Devlet memuru mu olacağım? Kariyerimle ilgili bir ila beş yıl içinde neleri başarmış olmak istiyorum? Hangi işlerden çıkmalı ve hangi mesleklerden uzak durmalıyım?

Yedinci hedef setimiz, finansal hedeflerimiz. Bir yılın sonunda ne kadar kazanmak istiyorum? 12 bin dolar, 60 bin dolar, 100 bin dolar, 5 milyon dolar, 100 milyon dolar? Şaşırtıcı bir şekilde, insanlar kazanmak istedikleri rakamlar hakkında çok az düşünüyorlar. Genellikle sadece çalışmayı düşünüyorlar ve bu çalışmanın sonucunda ellerine ne geçerse o kadar kazanmış oluyorlar.

5 Ekim 2010 Salı

25 bin kişinin çalıştığı, sadece ihracatı 2.5 milyar dolar olan Zorlu Holding’in patronu Ahmet Zorlu, “Egeliyim ama dayak yiyeceğim kavgada boşuna efe

25 bin kişinin çalıştığı, sadece ihracatı 2.5 milyar dolar olan Zorlu Holding’in patronu Ahmet Zorlu, “Egeliyim ama dayak yiyeceğim kavgada boşuna efelenmem, haddimi bilirim. Rakibimi iyi etüd ederim” diyor. Hafta sonlarını Zeytin Adası’nda geçiren Ahmet Zorlu, yüzerken denizdeki çöpleri topluyor. Ayrıca adanın etrafından her gün 2-3 çuval çöp toplatıyor.

AHMET Zorlu iş dünyasında Benjamin Button gibi her yıl gençleştiği konuşulan bir patron. Yediklerine, içtiklerine dikkat ettiği kadar saatlerce spor yaptığı da herkesce biliniyor. Türkiye’nin en büyük tekstil gruplarından (Korteks, Taç, Linens), dünyanın sayılı televizyon ve beyaz eşya üreticilerinden (Vestel) oluşan dev bir holdingin başında bulunuyor ama alçak gönüllü tavrı hiç değişmiyor. Son yıllarda en çok heyecanlandığı proje ize Zorlu Center. Orada Amerikalı Saks Fith Avenue yerine Beymen açılacağı için de mutlu. “Türk markaları da gayet iyi. Bizim Beymen’imiz, Vestel’imiz var; kıymetini bilmeliyiz. Çoğu Avrupa’ya 2.5 milyar dolarlık ihracatımız var. Kötü olsa alırlar mı benim malımı” diyor ve devlet dairelerinde yabancı marka televizyon gördükçe kahırlandığını söylüyor. Zorlu, hem iş yaşamında başarıyı nasıl yakaladığını hem de işten arta kalan zamanları nasıl değerlendirdiğini anlattı.

İşimi kaybetmekten korkarım

* İnsanoğlu istediği her şeyi yapabilir, diyorsunuz. Gerçekten öyle mi?
- Kesinlikle öyle. Ama hırsın aklının önüne geçmeyecek. Ben önce Allah’tan sonra işimi kaybetmekten korkarım. Bugün bile hâlâ işimi gücümü kaybedecek gibi çalışırım. Babam “Para elinin kiridir, yıkarsın gider” derdi. Ekonomi de para da kaygandır hep.
* Sizi bu kadar büyüten, başarıyı getiren ne oldu?
- Benim için koku almasını iyi bilir, derler. Çalışkan, azimli, vizyon sahibi olmak ve bir işi ne zaman yapacağını bilmek önemli. Tekstil işindeyken, faaliyette bulunduğum alanları büyüttüm. Yaptıklarınızdan şüphe duyanlar, eleştirenler olacaktır ama yılmayacaksın. Vestel’i alınca çaputçu bu işi beceremez dediler. 1 milyon TV hedefi koydum, yapamaz dediler. Ama hepsini yaptım. Ve en önemlisi ben rakiplerimi iyi etüd ederim. Kim olduğunu bileceksin. Haddini bileceksin. Egeliyim ama boşuna efelenmem. Dayak yiyeceğim kavgaya girmem. Sumocu ile Kırkpınarcı güreşebilir mi, olmaz.

Hayal kur hayalci olma

* Haddini bilmek ne demek?
- 1970’lerde çarşaf fabrikası kuracaktım. Çok büyük bir firma o işe girince ben vazgeçtim. O hayalimi 1990’ların başında gerçekleştirdim. 1970’lerde efelensem bugün bu kadar büyük tekstil işim olmazdı. Bize bağlı dokuma tezgahlarında fason üretim yaptırıyorduk. Sanayiye girişimiz biraz da bozuk mallar yüzünden oldu. Kendimiz üretip kalite sorununu çözdük. Korteks’i kurup polyester ipliğe girerken de tedbirli gittik. Bir anda dev bir tesis kurmadık. Zamanla büyüdük. Gençlere tavsiyem ne yapmak istiyorsanız hayal edin ama hayalci olmayın. En son Amerika’da falan görüp imrendiğim gibi dev bir gayrimenkul işine girdim. 2012 Mart’ta alışveriş merkezini açıyoruz. 2012 sonunda bütün proje bitmiş olacak.

İzmir’in Deniz’i geliyor

* Zorlu Center’da yer alacak markalar da yavaş yavaş belirlendi. Boyner Holding, Saks’ı Türkiye’ye getirmekten vazgeçti, dev bir Beymen açılacak. Başka sürprizler var mı?
- Zorlu Center Türkiye’nin değil dünyanın konuştuğu bir gayrimenkul projesi olacak, hatta şimdiden oldu bile. Benim en sevdiğim ve sık sık gittiğim İzmir’deki balık restoranı Deniz de burada restoran açacak. Böylece İzmir’in Deniz’i İstanbul’a gelecek.

Taşıma suyla yeşertiyoruz

* Zeytin Adası’nın sizi çok değiştirdiği söyleniyor.
- Hafta sonlarını İstanbul’da geçirmek istemiyorum. Şubat ayında bile adaya gidiyorum ve yüzüyorum. Adada yüzerken, gördüğüm çöplere çok kızıyorum. Onları ellerimle toplar, karaya çıkarırım. Adanın etrafından her gün 2-3 cuval çöp topluyoruz. Zeytin Adası’nın master planını ben yaparım, gereğini görevliler yerine getirir. Çiçeğiyle, ağacıyla çok ilgileniyoruz. Taşıma suyla adayı yeşertiyoruz. Günde 100 ton su taşıyoruz oraya.

KARİYER

Yer süpürür, çuval dikerdim

- Babam Babadağ’da tekstil işiyle uğraşıyordu. Türkiye’nin her yerine mal gönderirdi.
- 9-10 yaşında babama yardım ederdim. Okuldan arta kalan zamanlarda mezura sarardım, dükkanı açardım, yerleri süpürürdüm, çuval dikerdim.
- 13 yaşında muhasebe öğrendim. Hesap tutar, fiş keserdim.
- Karadeniz’de çok talep vardı. Ben de 15 yaşımda Trabzon’a gittim. Yerinde pazarlama için. Bana ufaklık derlerdi, çok bozulurdum.
- Hayalim işadamı olmaktı. Hayalimi gerçekleştirdim, hatta ötesine geçtim.

GÜNE BAŞLARKEN

Bu yaz mutlu kalkmak mümkün değildi

- 06.30’da kurulmuş saat gibi kalkıyorum.
- Hayatım boyunca 08.00’e, 09.00’a kadar uyuyamadım.
- Bu yaz İstanbul’daki nem ve hava kirliliği yüzünden sabahları mutlu kalkmak pek mümkün olmadı.
- Ama Bodrum’da hafta sonları sabahları çok dinç ve mutlu kalktım.
- Sabahları kendimi spora veririm. Zihnim daha çok açılır.
- Spor yaparken de düşünüyorum.
- Özellikle sabahları 1.5 saat yüzerken işleri düşünür, hayal kurarım.

TOPLANTI

İmam değilim, ben değil herkes konuşur

- Bazen 3-4 tane oluyor. Randevular peş peşe ekleniyor.
- Hepimiz ne yazık ki zaman fakiriyiz.
- Geçenlerde biri güvenliğe 3 tane CV bırakmış. Çaresizlik tabii... İlgilenmeye çalıştık.
- Sabah kalktım mı zaten bütün gün, iş ve toplantı gibi...
- En iyi toplantı kısa sürede neticeye varandır.
- Bir tek ben konuşmum. Cami imamı mıyım ki bir ben konuşacağım? Herkesi dinlerim.

BESLENME

Çok dikkat ederim, zamanında yerim

- Çok dikkat ederim. Abur cubur yemem.
- Her öğünü zamanında yerim. Gece 10.30’dan sonra ağzıma hiçbir şey koymam. Eğer bir davette servis geç yapılırsa yemem.
- Karışık yemek istemem. Ev yemeği severim. Haftada 3-4 sefer balık yerim.
- Et bir gün ama asla akşam değil.
- Ot severim. Sebze, zeytinyağı tercih ederim.
- Sadece kahvaltıda çay içerim. Çay-kahve düşkünü değilim.

MEKAN

İzmir Deniz’de balık

- Hep aynı yerlere giderim.
- Eğer arkadaşlarım ısrar ederse yeni bir yere giderim çünkü risk almak istemem.
- Fakat Zorlu Center projesi için Avrupa’da ve Uzakdoğu’da pek çok mekan gezdim.
- Balık için İzmir’de Deniz restoranı tercih ederim. Sık sık gitme imkanı da bulabiliyorum.

SPOR

Bağımlıyım, saatlerce yüzerim

- Spor benim yaşam tarzım.
- Sabahları 2 saatimi spora ayırırım. Yürürüm, yüzerim, biraz gerdirme hareketleri...
- Akşam tekrar 30 dakika yüzerim.
- Benim için spor alışkanlık, bağımlılık. Kötü alışkanlığım yok, benim bağımlılığım da bu olsun!
- Hafta sonları daha çok spor yapabiliyorum. Yürüyorum, yüzüyorum, tırmanıyorum.
- Zeytin Adası’nda günümü sporla geçiriyorum.

HOBİ

Spor, çalışmak, kendime bakmak en büyük hobim

- Yeşili çok severim ama ilgilenmeye çok vaktim yok.
- Evde resimler var ama ben koleksiyoner değilim. Bana koleksiyoner denemez; koleksiyonerlere haksızlık.
- Benim en büyük hobim spor, çalışmak ve kendime bakmak.
- Hobiye vakit kalmıyor.

TATİL

Otele gitmem tekneyle açılırım

- Artık tatillerim daha çok adada hafta sonları yapılan küçük kaçamaklar şeklinde.
- Bir de ağustos ayında bir hafta tatil yaparım.
- Bu benim için uzun bir tatildir ve o zaman tekneyle de açılırım.
- Teknem var. Denizin üstünde olmayı severim. Artık otele gitmiyorum.
- En güzel tatil kendi ülkemizdeki tatil. Daha güzeli yok.
- Eskiden kayak da yapardım. 3-4 yıldır yapmıyorum. En son Erzurum’da kaymıştım.

OTOMOBİL

Uzun yola uçak ya da helikopter

- 1977’den beri Mercedes kullanıyorum.
- Sürekli değiştirme huyum yoktur. Benim için ev-iş arası bir araç.
- 4-5 yılda bir ancak değiştiririm.
- Benim bir şoförlü aracım var, bir tane de hanımın var.
- Güvenli, geniş iç hacimli olması şart.
- Uzun bir yol ise uçak ya da helikopterimle gidiyorum.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Filler, biniciler ve Oruc

Filler, Biniciler ve Oruç

“Afrika’da terbiye edilmemiş bir file binip ona yön vermeye çalışanlar, pek fark etmeseler de aynada kendilerini görmüş gibi olurlar. Terbiye edilmemiş isteklere yön vermek, bir fili idare etmeye eş değerdir.

Melih Arat

Bu yaz Amerika’dan satın alarak döndüğüm kitapların içinde Chip ve Dan Heath’in kaleme aldığı “Switch” Değiştir isimli kitap var. Kitabın alt başlığı çok çekici “Değiştirilmesi zor şeyleri nasıl değiştirirsiniz?” Türkiye’ye döndüğümde kitaba 25 dolar ödediğime üzüldüm. Çünkü kitabın Türkçe versiyonu Optimist yayınlarından çıkmış ve ofisime ulaşmıştı. Hasan Balcı’nın biyografisini yazmak için Kahramanmaraş’ta bir otel odasında çalışıyordum. Bütün gün çalıştıktan sonra zihnim iyice yorulmuştu ve akşam altı sularında iftarı beklerken bilgisayarın bir tuşuna daha basmak istemiyordum. 2000 yılından beri televizyon perhizi yapıyorum; ama elim kumandaya gitti. Otel odasında televizyonu açtım. Sonra Sanat’ın sesini duydum; “Sen televizyon izlemezsin ki!” Evet, kendi kimliğime çelişen, tutarsız bir şey yapıyordum. Kendimi topladım ve televizyonu kumandasından kapattım. Sehpanın üstünde duran Switch isimli kitabı aldım.

Switch kitabı, bizim Nefis Yönetimi dediğimiz konuda İslam kültüründen kopya çekmiyorsa bile, tamamen nefis yönetimiyle ilgili çok başarılı bir metafor / örnek bulmuş. Bulduğu metafor fil ve Binicisi. İnsanın güdüleri fil, aklı da binici. Fil çok büyük, binici ise çok küçük. Binicinin işi fili yönlendirmek, ama fil bir şey yaptırmak isterse binicinin onu durdurması çok zor. Binici çok yedin dur diyor; fil ise şu fıstıklı kadayıfın da tadına bir bakayım. Binici kalk çalış diyor; fil şimdi sırası değil diyor. Kitabın cümleleriyle gidersek “akılcı zihin, atletik bir vücut ister, duygusal zihin krema dolgulu çikolata. Akılcı zihin egzersiz yapmak için sabah altıda kalkmak ister, duygusal zihin bir çarşaf ve battaniye kozasının içinde uyuklar. Duygusal yanımız fil, akılcı yanımız da onun binicisidir. Binici ile altı tonluk fil, hangi yöne gidecekleri konusunda fikir ayrılığına düşecek olursa, binici kaybeder.” Benim oteldeki örneğimde, nefsim televizyon izlemek istedi; ama yapmam gereken kitap okumaktı. Ancak birçok örnekte sanırım hepimiz için nefsimizin istediğini bırakıp yapmamız gerekene odaklanmak çok zor.

İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, filimizi dizginlemeyi öğrenmek için çok iyi bir fırsat, ne var ki çok azımız Ramazan ayı sonrasına kalacak bir değişim elde ediyoruz. Oruç tutanlar nefislerini / fillerini 30 gün boyunca dizginliyorlar; ama 30 günün sonunda kişilik ya da davranış değişimi geçiren çok kimse yok. Sanırım böyle bir şeyi fark eden ve hedefleyen de yok. Kişisel gözlemim şöyle, Ramazan ayında her ne kadar maneviyatımız yükseliyorsa da, sanki birçoğumuz kendimizin daha iyi bir versiyonunu geliştirmek açısından sadece aç kalıyor gibi görünüyor. Böyle söylememin nedeni, öğrenciler 30 gün oruç tuttuktan sonra daha çalışkan olmuyorlar; kendilerini sinirli kabul eden insanlar daha yumuşak ve hoşgörülü olmuyorlar. Sigarayı bırakmak isteyenler sigarayı bırakmıyor; düzensizler düzenli olmuyor; kilo vermek isteyenler yemek düzenlerini değiştirmiyor. Erken kalkmak isteyenler erken kalkmıyor. Halbuki 30 gün boyunca filini dizginleyen insanın sonrasında dizginlemeye devam etmesi gerekmiyor mu?

Nasıl bir iftar yapmalıyız? Mükellef bir sofrada mı, imkanımız olsa da bir büfede mi, mütevazı bir sofrada mı? Bu soruya daha iyi cevap verebilecek benden çok daha alim zatlar var; ama izninizle ben kendi çıkardığım sonucu söylemek istiyorum. Eğer bütün gün nefsimize hakim olmaya çalışıyorsak, oruç açıldığında da fiziksel ihtiyacımızı karşılayacak mütevazı bir iftar yapmalıyız. Kuş sütünün eksik olmadığı bir iftar sonrası, kendinden geçmiş bir şekilde yiyeceklere saldırılan bir iftar sanırım gün boyu yapılan nefis terbiyesinin ruhuna pek uygun değil. Heath kardeşlere göre değişim, fil ve binici aynı yönde hareket etmeyi başardığında mümkün.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

okulu bırakarak lider olunabilir mi?

Okulu bırakanlar mı lider oluyor?

“Okulu bırakarak lider olacağını sananlarla, okulda birinci olarak lider olacağını sananlar son derece yanılıyorlar. Liderliğin sırrı, okulda değil, bambaşka bir şeyde…”

Melih Arat

Okul birincisi olmak, Harvard’da okumak mı insanı birinci yapar; yoksa okulu bırakmak mı? Bill Gates Harvard Üniversitesi’ni, Steve Jobs Reed Üniversitesi’ni bıraktı. İnternet’te de bu şekilde dolaşan görüntüler ve makaleler vardır. “Okulu bırakmasam bu muhteşem şirketi kuramazdım. Bu muhteşem başarıları elde edemezdim.” Buna karşılık binlerce anne-baba çocuklarını Türkiye’de ve dünyada en iyi okullara sokmak için yarışıyor. Üniversite sınavları, ortalama tutturma gayretleri, özel dersler ve dershaneler hepsi akademik başarı için… Komşum Mehmet Tetik, “Ben bir okusaydım, dünyanın altını üstünü getirirdim” diyor. Hangisi doğru? Okuyanlar mı, okumayanlar mı dünyanın altını üstüne getiriyor?

Bu soruya aklı başında ve siyah beyaz olmayan mantıklı bir cevap gerekiyor. Öncelikle liderlikle ilgili önceden bir tanım getireyim: “Yöneticiler sürdürür; liderler değiştirir.” Bir tane de Peter Drucker’dan bir tanım getireyim: “Yöneticiler işleri doğru yapar. Liderler doğru işleri yapar.” Bu iki tanım, sorumuza cevap bulmamıza yardım eder. “Liderler değiştirir” sözü doğruysa, lider mevcut düzeni bozan kişidir. Mevcut düzeni bozmak ise, itiraz etmeyi, karşı koymayı gerektirir. Okul sistemi, düzenin ta kendisidir. Dolayısıyla okulu bırakmak bazen şaşırtıcı bir şekilde düzene ciddi bir şekilde karşı koymaktır. Ne var ki, okulu bırakmış milyonlarca insan olmasına rağmen bu insanların hayatlarında ciddi bir başarı yoktur. Okulu bırakanlardan çok azı, milyonda bir ihtimalle dünya çapında başarı elde ediyor. Peki okulu bırakıp başarılı olanlar nasıl başarılı oluyor? Bill Gates ya da Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, Harvard’i bile yetersiz bularak, kendi projelerine inanarak ayrılıyorlar; çok çalışkanlar; çok iyi birer iletişimciler, ellerinde çok iyi projeleri var ve bu projeleri hayata geçirmek için çok çalışıyorlar.

Akademiler ne yapar sorusunun cevabı, akademiler kapitalist sisteme maaşlı eleman yetiştirir. Dünyadaki hemen her üniversitenin yaptığı budur. Fabrikalara mühendis, şirketlere yönetici, hastanelere doktor, okullara öğretmen ve uzmanlaşmış alanlara eleman yetiştirir. Bir fabrika ya da şirkette yönetici bile olsanız, bu pozisyonlar gerçek anlamda bir liderlik pozisyonu değildir. Birçoğuna kabul etmek zor da gelse, herhangi bir şirkette yönetici olan kişi lider olmaktan çok uzaktır. İşine son verildiği anlamda sanal liderliği sona erer.

Peki üniversite okuyarak, master ya da doktora yaparak lider olmak mümkün değil mi? Mümkün elbette. Akademik dereceleri olan liderlerin sayısı, okuldan atılarak lider olanlardan daha fazla olabilir. Ancak akademiden sonra bir yol ayrımı var. Akademiden sonra profesyonel çalışılsa bile bir süre sonra insanın kendi işini kurması gerekiyor. Orhan Holding’in kurucusu İbrahim Orhan, mühendislik kariyerinden sonra bugün dünyanın dev işletmelerinden birini kurmuştur. Kendi işini kurmak, basit anlamda bir girişimcilik değildir. Restoran, bakkal, konfeksiyon mağazası açmaktan öteye, ismi cismi olan bir projeye sahip olmaktır. Yılmaz Erdoğan ve Mustafa Erdoğan bu anlamda projeleri olan girişimcilerdir. Yılmaz Erdoğan’ı toplum sayısız ve sürekli yenilenen projeleriyle tanıyor. Mustafa Erdoğan ise Anadolu Ateşi isimli projesiyle performans sanatlarında bir lidere dönüştü.

Kısaca özetlemek gerekirse, liderliğe doğru giden dört yol var. İlk ikisi bir yere ulaşmıyor. Birincisi okulu bırakmak, proje ve yetenekler olmadan yaşamaya devam etmek. İkincisi okula gitmek; derece yaparak ya da ortalama bir dereceyle mezun olup maaşlı bir çalışan olmak. Liderliğe ulaşan üçüncü ve dördüncü yol da şöyle: Okulu, proje dolayısıyla bırakmak ve sahip olunan yeteneklerle projeyi gerçekleştirerek lider olmak. Dördüncüsüyse, okula gitmek, akademik başarı elde etmek ve bir süre sonra sıra dışı yeteneklerle bir projeyi gerçekleştirerek lidere dönüşmek.