Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

29 Mayıs 2008 Perşembe

Salih Memecan

Çalışan Kadınlar

'Demir ciğerli kadın' öldü


60 yıl solunum sağlayan demir tüp içinde yaşadı. Elektrikler kesilince hayata veda etti.

ABD'de yaklaşık 60 yıldır ''demir ciğer'' içinde yaşayan bir kadın elektrik kesilince öldü. Dianne Odell (61), 3 yaşında çiçek hastalığına yakalandığından bu yana, ciğerlerinin çalışmasını sağlayan 2 metre uzunluğunda bir demir tüp içinde, sadece başı dışarda kalacak şekilde yaşıyordu.

Odell'e bakan aile üyeleri, bugün elektrik kesintisi sırasında yedek jeneratörü devreye sokamayınca, bayan Odell vefat etti. Odell demir ciğer içinde iken lise diploması aldıktan sonra üniversite dersleri almış ve bir çocuk kitabı yazmıştı.

Demir ciğer ilk kez 1928'de kullanılmaya başlandı. Şu anda dünyada kaç kişinin demir ciğer kullandığı bilinmiyor, ama Odell'in bu cihazı en uzun süre kullanan kişi olduğu sanılıyor.

Hürriyet Gazetesi

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Halk arasında bir şeyi çok istersen olmazmış diye bir söylenti var. Bu sözün doğruluk payı nedir?



Hz. İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) duayı üç kere yapmaktan, istiğfarı üç kere yapmaktan hoşlanırdı." (Ebû Dâvud, Salât 361, (1524).

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ısrar ve tekrar tavsiye etmektedir. Bu rivâyet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, dua veya istiğfar ettiği zaman üçer sefer tekrarladığını göstermektedir

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Acele etmediği müddetçe herbirinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: "Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi." (Buhârî, Daavât 22; Müslim, Zikr 92, (2735); Muvatta, Kur'an 29 (1, 213); Tirmizî, Daavât 145, (3602, 3603); Ebû Dâvud, Salât 358, (1484).

Bu hadislerden de anlaşılacağı üzere duaya devam etmek ve istekle yapmak o duanın kabul olmasına vesile olur.

Tirmizî'nin bir diğer rivâyetinde şöyledir: "Allah'a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur, yeter ki günah taleb etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun."

Kütüb-i Sitte, Prof. Dr. İbrahim Canan

Yaşasın Türkçe, Yaşasın Türkçe Olimpiyatları

Farklı milletlere mensup gençler, söyledikleri şiir ve şarkılarla adeta Ankara'nın havasını değiştirdi. Altınpark'ı tıklım tıklım dolduran vatandaşlar da, Türkçenin dünya dili olma serüvenine şahitlik etti.

Moğol Altan-ochır'ın söylediği 'Gesi Bağları' türküsü ile Moldovalı öğrencilerin sahnelediği 'Giresun karşılaması' büyük ilgi görürken, Kamboçyalı gencin 'Çile Bülbülüm Çile' şarkısına binlerce kişi eşlik etti.

Başkentteki Kültür Şöleni'ne komşu illerin yanı sıra İzmir ve Bursa'dan gelen ziyaretçiler de büyük ilgi gösterdi. Şölene öğrencilerden önce gelen vatandaşlar, yağmur altında stantların açılışını bekledi.

Misafir öğrencileri bağırlarına basan Çorumlular, çuvallar dolusu leblebi dağıttı. Bursa'dan otobüslerle gelenler de İzmir ve diğer illerden gelenler gibi öğrencilere hayran kaldı.



Öğrenciler, gördükleri ilgiden duydukları memnuniyeti de saklamıyor. Ünlü Türk büyükleri Dede Korkut, Oğuzhan, Mahtumkulu, Karacaoğlan ve Köroğlu'yu sakallı ve kostümlü olarak canlandıran Türkmenistan, asker kıyafetli Kazakistan ve birbirinden güzel kıyafetleriyle Kırgızistan öğrencileri de en fazla ilgiyi görenler arasında bulunuyor.

Süper Türk Girişimciler


Melih Arat

Türkiye’den çıkan bazı girişimciler, Türkiye sınırlarını aşarak akıl almaz başarılar elde ediyorlar. Bazıları sıfırdan başlayarak 100 milyonlarca dolar ciroya ulaşan bu başarı öyküleri, hepimiz için müthiş bir motivasyon kaynağı.

Murat Ülker’in liderliğindeki Ülker grubu, ulusal pazardaki tüm başarısına rağmen durmuyor ve dünya çapında bir başarı elde etmek için dünyanın En Prestijli Markası olan Godiva’yı satın alıyor. Yerel ve büyük bir marka olarak kalabilecek Ülker, çikolata alanındaki bir dünya devini alarak kurumsallaştığını ama kurum tutmadığını gösteriyor. Böyle bir markayı satın aldıktan sonra müdahale, kendi yöneticilerinizi ve yönetim anlayışınızı getirmek mümkün. Ancak böyle yapmak yerine Godiva’yı büyütmek için uğraşıyorlar. Sabri Ülker’in kurduğu Ülker grubu dünyanın birçok ülkesindeki yerel başarı öykülerinden herhangi biri olarak kalabilirdi; ama dünya çapında bir gelişme ile dünyaya altın bir imza atıyor.

Gaziantep’ten çıkan ve dünyaya kendini kabul ettiren bir başka marka da Şölen. 95’ten fazla ülkeye ihracat yapan, İsmail Çoban liderliğindeki Şölen ürünleri dünyanın en büyük hipermarketi Wal-Mart raflarında satılıyor. Bir girişimciye şöyle bir soru sorabilirler: “Sadece tek bir müşterin olacak olsaydı, kimi seçerdin?” Bu sorunun cevabı tek bir şirket “Wal-Mart.” Çünkü 400 milyar dolar ciro yapan Wal-Mart müşteriniz olduğu anda, en küçük alımı dahi yüz binlerce adet ve 10 milyon dolarlar olan bir şirket. Dünyanın en iyi pazarlık yapan, en uygun fiyatla mal satan şirketi. Bugün bırakın Wal-Mart’ı Türkiye’de bile bir hipermarkete mal kabul ettirmek çok zordur. Wal-Mart’tın sayısız mağazasında göz önü raflara girebilmek müthiş bir başarı.

Birol Altınkılıç liderliğindeki Altınmarka başka bir süper girişim öyküsü. Tereciye tere satmak derler ya, Birol Altınkılıç’ın şirketi aynen bunu yapıyor. Kakao ve kahve üreten Altınmarka dünya devleri Nestle, Kraft ve Mars gibi şirketlere kakao sağlıyor. Şirket, tesislerinde Gana ve Fildişi gibi önde gelen üretici ülkelerden temin ettiği sadece 1. sınıf kakao tanelerini işliyor. Kakao tanelerinin yabancı maddelerden arındırılması ile başlayan ve tamamen makine yoğun bir teknolojiye dayanan üretim süreci, hijyenik koşullar altında kakao çekirdeklerinin kavurma, öğütme, ısı, basınç işlemlerine tabi tutulması ile devam ediyor. Afrika’dan kakao toplamak, onu Türkiye’de işlemek ve dünya devlerine satabilmek gerçekten büyük bir başarı.

Nurettin Cengiz’in liderliğini yürüttüğü, Rize merkezli Yamakoğlu İnş. Taah ve Dış Tic Ltd Şti. Rize merkezinde 1993 yılında gıda ve temizlik ürünleri İthalat – ihracat alanında Türk Cumhuriyetlerinde faaliyetine başlamış. Daha sonra inşaat , elektrik , ısıtma ve soğutma sistemleri gibi sektörlerde yurt dışı mağazalarıyla birlikte 20.000 kalemi aşan ürün yelpazesiyle ithalat ve ihracatına devam ediyor. Azerbaycan ,Gürcistan, Kazakistan, Cezayir, Afganistan, Irak gibi ülkelerdeki mağaza, ofis, şantiye ve restoranlarıyla operasyonlar gerçekleştiriyor. Rize merkezli şirket Azerbaycan, Gürcistan, Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Afganistan, Cezayir ve Irak’a gıda ürünleri, temizlik ürünleri, kozmetik ürünleri, elektrik ve aydınlatma ürünleri, ısıtma ve soğutma sistemleri, el aletleri ve inşaat ürünlerini ihraç ediyor. Nurettin Cengiz’in faaliyet gösterdiği ülkeler güllük gülistanlık rahat iş yapacağınız ülkeler değil. Özellikle Afganistan çok daha sıra dışı bir örnek.

Türkiye’nin kısır siyasi gündemiyle birlikte, yukarıda anılanlar ve şu an isimlerini ve öykülerini anamadığım diğer girişimcileri aklıma getirince, bu girişimcilerin gerçekten süper işler yaptıklarını, Türk insanının hayal gücünü ileriye taşıdıklarını, değerli ve yetenekli insanlar olduğumuzu bize hatırlattıkları nı düşünüyorum.

22 Mayıs 2008 Perşembe

Piyasadaki işlem hacmi....




New York'un Wall Street'inde iki genç borsa brokeri kaldırımda yürüyorlarmış.
Önlerine bir köpek pisliği çıkmış. Brokerlerden biri diğerinin kolundan tutup, durdurmuş...
- Şu yerdeki köpek pisliğini yersen, sana 1000 dolar vereceğim, demiş.
Kendisine teklif yapılan broker, eğilip yerdeki köpek pisliğini almış ve yemiş. Teklifi yapan da çek defterine 1000 dolar yazmış, imzalamış ve bunu arkadaşına vermiş..
Yürümeye devam etmişler.
Biraz sonra önlerine yine bir köpek pisliği çıkmış.
Daha önce pisliği yiyen ve 1000 dolar alan broker, diğerinin kolunu tutup durdurmuş onu.
- Aldığım 1000 dolar içime sinmedi. Şu pisli ği de sen ye, paranı geri vereyim, demiş.
Bu defa diğeri yerdeki pisliği alıp, yemiş. Arkadaşı da 1000 dolarlık çeki cüzdanından çıkartıp, ona geri vermiş.
Yan yana yürümeye devam etmişler.
Bir ara, brokerlerden biri durup, arkadaşının kolunu tutmuş ve sormuş ona:
- Bin dolar önce benim sonra da yine senin cebine girdi. Bu durumda biz ikimiz de neden köpek pisliği yedik?
Diğeri bir an düşünmüş ve sonra cevap vermiş:
- Sen sonuca baksana? Neticede işlem hacmini artırdık.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Allah'ın en fazla sevdiği insanlar zenginler mi?





Kamil Mü’min Kimdir?



SORU: Vaazlarda ve hutbelerde imanın mükemmelliğinden bahsediliyor. Bir mü’min imanını nasıl mükemmelleştirebilir?



CEVAP: Peygamber efendimiz (a.s) imanı mükemmelleştirme hususunda birçok tavsiyede bulunmuştur.



Peygamberimizin bu tavsiyelerini Mü’min kimdir? Sorusu çerçevesinde değerlendirelim.



Öncelikle mü’min maddi ve manevi olarak güçlüdür.



Efendimiz(a.s) şöyle buyurmaktadır: ‘’Kuvvetli (bedenen ve psikolojik açıdan sıhhatli mü’min) Allah katında zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir. Ama her birinde hayır vardır. Sana fayda veren şeyi elde etme hususunda gayret göster. Allah’tan yardım iste ve acizlik gösterme. Başına bir şey gelirse ‘şöyle yapsaydım, şöyle olurdu’ deme. Şüphesiz ‘bu Allah’ın kaderi, o nasıl dilerse öyle olur’ de. Çünkü keşke kelimesi şeytan’ın işini kolaylaştırır.’’(Müslim, Kader, 34)

Bu hadise göre Allah indinde sevimli olmanın şartlarından biri, kalben, bedenen(bedensel engelli anlamında değil), ruhen sağlıklı ve güçlü olmaktır.

Mü’min gücünün yettiği şeyleri yapmada acizlik göstermemeli. Başarılı olmasını engelleyen bir durum meydana geldiğinde yıkılmışlık, acizlik psikolojisine kapılmamalıdır. Keşke, keşke sözlerini tekrarlayıp şeytanın işini kolaylaştırmadan ‘takdir-i ilahi’ deyip kendini ve başkalarını suçlamadan başarılı olma hususunda başka çareler aramalıdır. Geçmiş hadiselere ‘kader’ geleceğe ise insan iradesi(insan iradesine bağlı olan hususlarda) açısından bakmak mü’minin en önemli vasfı olmalıdır.



Mü’min temiz kalplidir. Efendimiz (a.s) şöyle buyurmaktadır:

‘’Mü’min temiz kalplidir, kerimdir(güzel ahlak, şerefli, cömert). Facir ise hilekârdır, leim(alçak) dir.’’(Ebu Davud, Edeb, 6)



Mü’min akıllıdır. Allah Resulü şöyle buyuruyor: ‘’Mü’min bir(yılanın) deliğinden iki defa sokulmaz.’’(Ebu Davud, Edeb, 34)

Mü’minin temiz kalpli olması aptal, ahmak olması anlamına gelmez. Mü’min akıllıdır.



Mü’min sevimlidir. Herkesle iyi geçinir. Efendimiz(a.s) şöyle buyrumaktadır: ‘’Mü’min herkesi sever ve herkes tarafından sevilir. Herkesle anlaşır ve kendiside herkes tarafından sevilir ve anlaşılır. Böyle olmayan mü’minde hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydası olandır.’’(Ahmet b. Hanbel, Müsned, II/400)



Mü’min insanlara güven verendir. Fahr-i kâinat efendimiz (a.s) şöyle buyurmuştur:



‘’Gerçek Mü’min, elinden, dilinden Müslümanların emniyet, esenlik ve güvende (zarar görmedikleri) olduğu kimsedir. Hakiki muhacir de Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp, onu terk edendir.’’(Müslim, İman, 64)

Mü’minin herkesle iyi geçinmesi başkalarının gayr-i meşru taleplerine(dinimizin yasakladığı şeylere) ‘’evet’’ demesi anlamına gelmez.



Yukarda ifade edilenlerin haricinde hadislerde mü’min şöyle ifade edilir:

Mü’min günahlara karşı tavırlıdır.

Az yer.

Sorumluluğunun farkındadır.

İyilik kendisini sevindirir. Kötülük ise üzer.

Dünya- Ahiret dengesini kurmuştur

Mü’min kardeşlerine düşkün ve onların hakkını gözetendir.

Nefsin isteklerine başkaldırır. Sabretmesini ve şükretmesini bilendir.

Düştüğünde hemen doğrulur. İmanı sağlamdır. Şüpheler onu sarsmaz.



Kamil imana sahip olabilmek için efendimizin ifade ettiği davranışlardan bir kısmı bunlardır. Bu davranışların tamamını güzel ahlak kapsamında değerlendirmek mümkündür.

Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: ‘’ Mü’minlerin iman bakımından en mükemmelleri, Ahlaken en güzel olanlarıdır. En hayırlınız da ailesine en çok hayırlı olandır.’’(Ebu Davud, sünne, 11, 14)

Kur’anın indiği cahiliye döneminde olduğu gibi günümüzde de güzel ahlak önemli cevher haline gelmiştir. İlimde, ticarette, sanatta, iş hayatında, komşulukta, insanlar arasındaki ilişkilerde vs. güzel ahlak su kadar, gıda kadar aranan temel ihtiyaç olmuştur.

Efendimiz ‘’ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim’’ demek suretiyle ahlakın güzelliğinin fert ve toplum için elzem olduğuna işaret etmiş ve güzel ahlakı imandan hemen sonra ifade etmek ve ibadetlerle aynı kategoride değerlendirerek insanlığın dikkatini bu evrensel değerlere sevketmiş ve iman ile güzel ahlakı meczetmiştir.



Bir hadislerinde efendimiz şöyle buyurmuştur: ‘’ Güzel ahlak sahibi, ahlakı sayesinde, namaz kılan ve oruç tutan kimsenin derecesine ulaşır.’’ (Ebu Davud, Edeb, 7)



Aslında bu ibadetler insanı kötülüklerden alıkoyup güzel ahlak sahibi olmasına vesile olan ibadetler değil midir?

Ayet-i kerime şu şekildedir: ‘’ muhakkak ki namaz hayâsızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyar.’’(Ankebut, 29/45)

Sorumuzun cevabını efendimizin bir hadisiyle tamamlayalım: ‘’ İki haslet vardır ki mü’minde bir arada bulunmazlar. Cimrilik ve kötü ahlak.’’ (Tirmizi, Birr, 41)

Bay Önder Sav ve 'dava' arkadaşları AKP'ye mi çalışıyor?



Ne zaman ki akp nin oyları düşüşe geçiyor, İşte ol dem, hemen ‘zıp’ diye ortaya çıkan birileri, hemen ‘imdada’ yetişip, AKP’nin değirmenine su taşımaya başlıyor.
Son taşıyıcı CHP Genel Sekreteri Önder Sav.
Bir program için Ankara’nın Elmadağ ilçesine giden Önder Sav, belediye başkanın odasında otururken, başında şapka, sakalsız, sinek kaydı traşlı, 80 yaşındaki Mustafa Ünal isimli normal bir ‘Cumhuriyet vatandaşı’ yanına yaklaşıyor.
Gayet sıcak ve samimi şekilde elini Önder Bey’in omuzuna koyarak şöyle diyor:
- “Hacıya gitmeye niyetlendim Önder Bey.”
- “Hacca mı?”
- “Evet.”
- “Boş ver, Araplara para kaptırma.”
Neye uğradığını şaşıran yaşlı adam, yine de bozuntuya vermeden kendine has üslubu ile niyetinin ciddi olduğunu anlatmaya çalışıyor:
- “Niye, yaşım 80’e gidiyor. Bir ayağım çukurda.”
- “Bakarsın orada Muhammed bırakmaz seni, buraya da göndermez, sen yine şey yapma.”
Alaya alındığını anlayan yaşlı adam, titreyen ellerini sağa sola sallayarak oradan uzaklaşıyor.

* * *

İslam dininin yüce peygamberine ‘sıradan bir insandan’ bahsediyormuş gibi ‘Muhammed’ muamelesi çeken, İslam’ın beş şartından biri olan ‘Hac’ ibadetini ‘Araplar’a para kaptırmaya’ indirgeyen Önder Sav, aslında ‘Atatürk’ün partisi’ olduğunu iddia eden CHP’nin ‘hangi zihniyetin tekelinde olduğunu’ bir kez daha ortaya çıkardı.
Demek ki, CHP içinde yuvalanan ’Marksist’ ve ‘Darwinist’ kökenli din düşmanları, ‘laikliği’ inaçlara saldırı için ‘araç’ olarak kullanıyorlar.
Nitekim, ‘başörtüsü’ tartışmalarının yaşandığı bir dönemde, Meclis kürsüsüne çıkan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Kur’andan ayetler okuyarak, hadislerden örnek vererek, İslam alimlerinin görüşlerine gönderme yaparak, “Kur’an da başörtüsü için kesin bir emir bulunmadığını” ispatlamaya çalışırken, CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, aynen şu ifadeleri kullanıyordu:
- “Örtünme kadını aşağılayan, eşitsizleştiren bir olgudur. Sümerler’de fahişeler örtünmüş, Asurlarda evli kadınlar örtünmüş. Örtünme Mezopotamya’da da var, bütün semavi dinlerde de. Örtünmek İslamiyetle ortaya çıkmış bir şey değil.”
Başörtülü hanımlara da şu çağrıyı yapıyordu:
- “Başörtüsü erkekler tarafından dayatılan bir sorundur. Atın örtülerinizi ve özgürleşin.”

* * *


Bugüne kadar izlediği ince strateji ile CHP’yi ‘milli devlete’ karşı çıkıp ‘Türk düşmanlığı’ yapan ‘bölücü’ unsurlardan temizleyen Deniz Baykal, ‘milletin inançlarına’ karşı saygıyı bile fazla gören ‘din düşmanı’ unsurlara karşı seyirci kalamaz.
Önder Sav, Baykal’ın ‘çekirdek’ kadrosunda yer alan bir bir isimdir.
Aynı kadroda bulunan Onur Öymen, Mustafa Özyürek, Mehmet Sevigen ve Algan Hacaloğlu ile son kurultayda MYK’ya giren Necla Arat ve Nur Serter’in de ‘zihniyet’ itibarıyla Önder Sav’dan pek fazla farkları yoktur.
Baykal, iktidar alternatifi olmak istiyorsa eğer, bir yolunu bulup bu kişileri mutlaka hal’ (!) etmelidir.
Aksi taktirde,18 Nisan seçimleri öncesinde Ertuğrul Gazi’den alıntılar yapan, 3 Kasım seçimlerinde ilahiyat profesörü Prof Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ü, 22 Temmuz seçimlerinde Sultanahmet Camii imamı Osman Nuri Bedir’i aday gösteren, seçim otobüslerine ‘başörtülü kadın’ resimleri koyduran, seçmenlere ‘Kur’an-ı Kerim’ dağıtılmasına göz yuman, kurultay öncesinde üzerinde “Din bizim, devlet bizim, millet bizim” ibaresi bulunan afişler hazırlatan Baykal için “Acaba takiyye mi yapıyor?” sorusunun gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

* * *

Sözleri ve eylemleri ile CHP ile milletin arasına kalın bir duvar ören Önder Sav ve dava arkadaşları, 22 Temmuz seçimlerinden sonra başlarını ellerinin arasına koyup kara kara düşünmeye başladılar:
- “Milletin yüzde 47’si neden AKP’ye oy verdi?”
Ama aynı kişiler, her nedense bir kez olsun ‘iğneyi’ kendilerine batırıp şu sorunun cevabını arama zahmetine katlanmıyorlar:
- “Bizim gibi din düşmanlarına rağmen, bu milletin yüzde 53’ü neden AKP’ye oy vermedi? O kadar çalışıp çabalamamıza rağmen AKP’nin oyları neden hâlâ yüzde 80 değil?”
Türk milleti, büyük bir millet vesselam.

İsrafil Kumbasar - Yeniçağ

20 Mayıs 2008 Salı

Flaş Yorumcu Erhan Göksel kimdir ?


Türkiye'nin en kritik olaylarında hep onu görürsünüz. Bir yerden muhakkak karşınıza çıkar. Ya kafasını içeri uzatır ya da fotoğrafın tam içindedir.

Turgut Özal için düzenlenen cenaze töreninde, Özal'ın tabutunun arkasından yürüyen yaslı aile fertlerinin arasında o vardır. Semra Hanım'ın hemen yanındadır.

SHP'nin 1993 eylül ayında yapılan ünlü kongresinde yeni lider adayları Murat Karayalçın, Prof. Aydın Güven Gürkan ve Prof. Tolga Yarman Atatürk spor salonuna girdiklerinde, hemen arkalarında yürümektedir.

Berna Yılmaz geçen yaz Bodrum'daki yazlık evinin inşaatını incelerken yanında yine o vardır.

Bu örnekler çoğaltılabilir.

Son olarak Komutanlar Bildirisi'nin yayınlandığı kritik cuma günü Başbakan Mesut Yılmaz'ın özel konutuna kapıyı çalmadan girip, yanındaki Bayındırlık Bakanı Yaşar Topçu'ya bağırarak yine gündeme gelmiştir.

Adı Erhan Göksel. Görevi, Başbakan Mesut Yılmaz'ın siyasi stratejisti ve akıl hocası...

Gençliğinde Althusser’ciydi

Göksel kimdir?

Siyasi haritadaki konumu nedir?

Bu sorulara tam net yanıtlar vermekte güçlük vardır.

Ancak Ankara siyaset sahnesinin en renkli ve en karmaşık şahsiyetlerinden biri olduğu aşikardır.

Kamuoyu yoklamaları yapan VERSO şirketinin sahibidir. Şöhretini büyük ölçüde VERSO'nun anketleriyle yakalamıştır. Özellikle 1991, 94 ve 1995 seçimlerinde Refah'ın sıçramasını herkesten önce tahmin eden anketçidir.

İlginçtir ki, Yılmaz'ın sol düşünceye olan bütün soğukluğuna rağmen, Göksel Marksist kökenlidir. Öğrencilik yıllarında sıkı bir solcudur; o dönemde Birikim dergisine yakındır ve kendisini ‘‘Althusser'ci’’ olarak tanımlar.

İleri derecede zekidir. 1977 yılındaki ÖSYM sınavında Türkiye 33'üncüsüdür.

Siyasi stratejisttir, ama tıp kökenlidir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni pekiyi derece ile bitirmiş ve bir süre doktorluk yaptıktan sonra Gazi Üniversitesi'nde iktisat doktorası yapmaya kalkışmış, yarıda bırakmıştır. Ardından ABD'de siyaset psikolojisi okumuştur.

Bürokrat bir ailenin çocuğudur. Babası Demirel döneminin ünlü bürokratlarından Tevfik Göksel'dir.

Ancak babasını Demirel'ci olduğu için görevden alan Turgut Özal'ın mutlak güvenini kazanmayı da bilmiştir.

Özal'ın ölümünden önceki dönemde, Çankaya Köşkü'ne elini kolunu sallayarak girecek kadar ailenin mahremindedir.

Özal'ın son döneminde hazırladığı ‘‘ikinci değişim programı’’ ve ‘‘Kürt reformu’’ gibi iddialı projelerinde Göksel'in izlerini görmek mümkündür.

ANAP'la ilk ilişkisini Adnan Kahveci üzerinden kurmuş, onun adına kamuoyu yoklamaları yapmaya başlamıştır. Bu ilişki çok yakın bir dostluğa dönüşmüştür. Kahveci'nin ölümünden sonra çoçuklarıyla ilgili bütün işlemleri bizzat takip etmiştir.

Resmen ilk çalıştığı Başbakan Yıldırım Akbulut'tur. 1990 kısmi yerel seçim sonuçlarına ilişkin kamuoyu yoklamaları, seçim sonuçlarından çok az bir sapma gösterince, Akbulut'un en gözde kamuoyu yoklamacısı olmuştur.

ANAP Genel Başkanlığını Mesut Yılmaz'ın kazandığı ünlü 1991 kongresinde yine Akbulut'un yanındadır. Hemen ardından Mesut Yılmaz'a yaklaşmış, ancak Yılmaz 1991 seçimlerinde partinin propaganda işlerini Fransız Jacques Seguela'ya verince, kızıp ilişkisini dondurmuştur.

Gelgelelim zamanla bu ilişkiyi onarmayı başarmıştır.

Yılmaz'la ilişkisi, hep iniş çıkışlı olmuştur. Bir yakınlaşmış, bir uzaklaşmıştır.

Örneğin, 1993 yılında Çiller Başbakan olunca, birden Özer Çiller'e yaklaşmış, Tansu Çiller'i açıkça savunmaya başlamıştır. Nasıl bir siyasi strateji izlemesi gerektiği konusunda Çiller'e pek çok rapor hazırlamıştır.

Rivayet odur ki, Çiller'e yakın olmakla birlikte, el altından Yılmaz'a ‘‘servis vermeyi’’ de ihmal etmemiştir.

Sonunda 1994 sonunda Çiller'den kopmuş ve yine Yılmaz'a dönmüştür.

İşte merkez sağın bu iki lideri arasında gidip gelirken, solculuğunun getirdiği ilişkileri korumuş ve SHP'nin 1993 kongresinde Aydın Güven Gürkan için çalışmıştır. Kongreyi Gürkan ın 150 oy farkla kazanacağı yolundaki tahmini isabetsiz çıkmıştır.

Necmettin Erbakan'ın Başbakanlığı döneminde RP'ye de çalışmıştır. RP'liler kendisiyle çalışmakla birlikte Göksel'in Genelkurmay'a hizmet verdiğinden şüphelenmişlerdir.

FAKSLAR KARIŞINCA FOYASI ORTAYA ÇIKTI

RP'lilerin iddiasına göre şöyle ilginç bir olay da meydana gelmiştir: Göksel, aynı anda Genelkurmay ve RP için iki ayrı rapor hazırlamıştır. Sekreteri yanlışlıkla RP'nin raporunu Genelkurmay'a, Genelkurmay'ınkini de RP merkezine fakslamış ve kıyamet kopmuştur.

Servis verdiği partilerden bir diğeri MHP'dir; Tuğrul Türkeş'e yakın durmuştur. İlginçtir ki, Tuğrul Türkeş’in ebedi hasmı Seval Türkeş’in de bir numaralı akıl hocasıdır.

Alevilere de yakındır. Ali Haydar Veziroğlu'nun kurduğu Barış Partisi'nin ilk dönemdeki danışmanları arasında yer almıştır. Ancak onun kabesi, dönüp dolaşıp geleceği kapı her seferinde Mesut Yılmaz'ın konutudur.

Erhan Göksel'in ANAP liderine yaptığı en önemli katkılarından biri, Yılmaz'ın 1995 yılında Sabah gazetesi ile giriştiği kavgadır. Bu kavganın mimarlarındandır. Yılmaz ile Sabah gazetesinin sahibi Dinç Bilgin'in yüksek ses perdesinden konuştukları ünlü Swissotel buluşmasında o da huzurdadır.

İstihbarat konularına çok meraklıdır. Yılmaz'ın evindeki dinleme cihazları olayının yayılmasında en büyük rolü üstlenmiştir. Hatta aynı dönemde kendisine ait cep telefonu ve büro telefonlarının dinlendiği iddiasını ortaya attı.

Bu sırada Bahçelievler'deki bürosu esrarengiz bir şekilde hırsızlar tarafından soyuldu. Kimin yaptığı bulunamamakla birlikte, Göksel bunun ‘‘çetenin işi’’ olduğu iddiasını ortaya atmakta sakınca görmemiştir.

KONUTTA YILMAZ'DAN GELEN FIRÇA

Yılmaz'a en yakın kişilerden biri olan Göksel, son dönemde Başbakanlık Konutuna en rahat girip çıkan kişilerden biridir. Yılmaz'a bu ölçüde sokulması, parti içinde rahatsızlık kaynağıdır.

O ise bu suçlamaları önemsemez, ‘‘Beni çekemiyorlar’’ diye konuşur. Yılmaz'ın kendisine verdiği destekten esinlenerek, liderinin yanında bakanları azarlayabilecek cesarete sahiptir.

Yılmaz'ın iç kabinesinde yer alan biri olarak pek çok önemli konuda kendisine akıl verir, kritik istihbarat bilgileri aktarır. Yılmaz'a verdiği en önemli servis, komplo teorileri üretmektir.

Örneğin Yılmaz'ın Ordu karşısında bilinçli olarak tırmandırdığı gerilim stratejisinin en önemli kurmaylarından biridir.

Yılmaz'ın Nenehatun Caddesi'ndeki konutuna istediği zaman girer, istediği zaman çıkar. Berna Hanım'a yakındır.

Yılmaz'la ilişkisi ağabey-kardeş gibidir. Nitekim, Yılmaz onu sık sık azarlar. Bunun en çarpıcı örneği 1995 seçim kampanyası sırasında Yılmaz özel uçağıyla Diyarbakır'a giderken gazetecilerin önünde yaşanmıştır. Erhan Göksel uçakta Yılmaz'ın karşısına oturur ve elinde çay fincanı varken uykuya dalar. Uçak tirbülansa girince, çay dökülür. Uykuda olan Göksel çayın döküldüğünü farketmez ve uykuya devam eder. Yılmaz sert bir sesle Göksel'i uyandırır ve şöyle azarlar:

‘‘Öğlum sen ne biçim danışmansın. Seni danışman diye aldık, mürebbiyeliğini yapıyoruz’’

Ama o Mesut Yılmaz'a küsmez.

Her zaman iktidarın mahremindedir.

Siyasilere yaptığı danışmanlık hizmetlerinin karşılığını ciro etmekte de mahirdir. Gölbaşı Ballıpınar köyünde muhteşem bir çiftlik evi ve Ankara'nın en lüks semti Çankaya'da yeni yapılan bir binanın 16. katındaki ofisi de dahil olmak üzere gayrimenkul durumu iyidir.

Osman Paksüt Gerçekleri



Dinleniyorum yaygarası ile kapatılmaya çalışılan o gecenin gerçekleri...

*KENDİLERİNİ NİYE GİZLEDİLER?
*Kavaklıdere Tenis Kulübü önünde yaşanan olaylara tanık olanların önce
kendilerini gizlemeleri, ardından da olayı farklı farklı anlatmaları
zihinlerde bazı soru işaretleri oluşmasına neden oldu. İşte zihinleri
karıştıran çelişkilerden bazıları:

*TAKİP EDİLEN KENDİSİ Mİ?

*Paksüt olayı ilk önce eşiyle birlikte yemeğe giderken kendisini takip
ettiğini iddia ettiği aracı durdurup, bagajını açmasını istediğini,
açmayınca da Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz?ı kulübe çağırarak
durumu anlattığını söyledi. Ancak görgü tanığı gazeteciler tartışmanın
Ferda Paksüt ile sivil polis otosu arasında otopark yüzünden çıkan
tartışmayla başladığını, Paksüt?ün olaya sonradan müdahale ettiğini
yazdılar.

Uyuşturucu takibindeki sivil polislerle ilk Osman Paksüt mü yoksa eşi
Ferda Paksüt mü tartıştı? Ya da takip edilen Paksüt müydü yoksa eşi mi?

*İKİ AY BOYUNCA NEDEN GİZLEDİ? *

Başkanvekili Paksüt, iki aydır takip edildiğinden şüphelenmesine,
çevresindekilere takip olayını araştırtmasına, kendisini takip eden
araçların plakalarını dahi almasına rağmen son olaya kadar neden polise
ve savcılığa suç duyurusunda bulunmadığı ise bir başka muamma.

Büyükelçilik görevi nedeniyle dinleme ve takip konularında büyük
deneyimi bulunan Paksüt, tehdit ihtimalini dikkate almadan şüpheli araca
müdahale etmesi, can güvenliğini tehlikeye atmadı mı? Ya araçtakiler
polis değil de terörist olsaydı ne olacaktı?

Başkanvekili Osman Paksüt?ün neden dinlenme endişesine kapıldığı ise bir
başka soru işareti.

*Niye fikir değiştirdi?*

Ankara Emniyet Müdürü?yle olay yerinde yaptığı görüşmeden sonra polis
aracının bir uyuşturucu olayını takip ettiğini öğrendikten sonra özür
dileyen Paksüt, daha sonra dinlendiğini neden iddia etti?

Paksüt?ün olayı tartışmaya döndürmesinde Kavaklıdere Tenis Kulübünde
buluştuğu eski AK Partili Turhan Çömez?in rolü oldu mu?

Tenis Kulübündeki olay gündemdeyden Turhan Çömez?in ertesi gün Deniz
Baykal?la buluşması ise yeni soru işaretleri yarattı. Çömez?in ziyaret
trafiğinin tesadüf ile izah edilebilir mi?

*Eşiyle miydi Çömez?le mi? *

*Olayın* tanıklarından gazeteci yazar Emin Çölaşan, yaşananları
yazısında başka anlattı, televizyonda farklı. Çölaşan yazısında, olay
anında Çömez?in masada tek başına olduğunu yazdı. Habertürk?teki
açıklamasında ise ?O sırada Osman Bey Turhan Çömez ile başka bir masada
oturuyordu...? dedi.

*GAZETEPORT?TA YAZDIKLARI

?*Ben gittiğimde eski milletvekili Turhan Çömez bir masada tek başına
oturuyordu. Sonra Osman Paksüt?ün eşi Ferda Hanım içeri girdi. Sinirli
biçimde (Polis bizi takip ediyor) diyerek olayı oradakilere anlattı. Ben
de kendisi ile konuştum. (...) Sonra Osman Paksüt geldi ve eşi ile
birlikte *Turhan Çömez?in oturduğu masada yemek yediler*. O da
gelişmeleri anlattı...?

*HABERTÜRK?E ANLATTIKLARI

*?Fatih Çekirge beni yemeğe davet etmişti. Saygı Öztürk de vardı. (...)
Osman Paksüt?ün eşi Ferda Hanım bize şunları söyledi: ?Polis bizi hem
dinliyor hem de takip ediyor. Biz bunlardan bir tanesini yakaladık.
Arabada dinleme cihazı var. Ve bu uzun süredir devam eden bir olay..:?
*O sırada Osman Bey Turhan Çömez ile başka bir masada oturuyordu...? *


*Hürriyet yazarları neden suskun?
*
İzlenme kavgası yaşandığı sırada Kavaklıdere Tenis Kulübü?nde
Hürriyet?in iki yazarı Fatih Çekirge ve Saygı Öztürk de vardı.
Hürriyet?in iki yazarı, kendilerinin birinci elden tanığı oldukları
olayla ilgili gazetelerinde yer alan haberlerde kendilerinin de orada
olduklarını gizlediler. Hürriyet?in haberinde ?Turan Çömez?in de orada
olduğu öğrenildi? denildi. Bu iki yazar, Çömez?in, Osman Paksüt ile aynı
masada oturduğu bilgisini neden gizleme gereği duydular?

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Zamanın Değerini Biliyor muyuz?


Almanca dil kursundayım. Hoca çok disiplinli biriydi. Bilhassa zaman açısından hiç müsamahası yoktu. Bir hafta boyunca, kimin ne kadar dakika geç geldiğini tesbit ediyor ve onları geç geldikleri toplam süre kadar sınıfta tutuyordu. Tabiî bu durum, zaten kursa zor zaman ayırmış iş sahiplerinin hiç de hoşuna gitmiyordu. Bir gün haftalık cezası 18 dakika tutan bir arkadaşımız kızarak şöyle dedi:

- Neredeyse saniyeleri de hesap edeceksiniz. Neyse hatırınız için bir başka zaman on dakika kalayım sınıfta. Şimdi çok âcil bir işim var...

Yaşlı Alman gözlerini kırpıştırarak bir süre süzdü bu arkadaşı ve şöyle konuştu:

- Olmaz. Çünkü siz âcil işlerinize bu kadar önem vermiş olsaydınız şimdi benden onsekiz dakikalık bu cezayı almazdınız. Zira ders de sizin için günlü saatli âcil bir işti. Bu bakımdan şimdi kalacaksınız ve onsekiz dakikalık bir ders vereceğim size.

Belli ki, hoca da kızmıştı. Ben de merak ederek kaldım sınıfta.

Sıra aralarında bir kaç tur attıktan sonra şöyle konuştu:

- Arkadaşlar zamanı iyi kullanmıyorsunuz. Hatta bu konuda benim gösterdiğim hassasiyete kızıyorsunuz. Ama ben haklı olduğuma inanıyorum. Belki de içinizden 'ne olacak gâvur kafası' diyorsunuzdur.

Masasına gitti. Çantasından basılı bir broşür çıkardı.

- Şuna bakınız lütfen, dedi. Bu bir tren tarifesiydi. Arkadaş göz ucuyla bakıp iade edecekti ki, "hayır daha iyi tetkik etmenizi istiyorum" dedi. Trenlerin kalkış ve varış saatlerini tercüme ettirdi. Bunlar hep değişik ve karmaşık rakamlardı. Meselâ kalkış saati 18.18 idi, 21.34'tü. Varışlar da hep öyleydi. 12.46 gibi, 9.27 gibi...

Onsekiz dakikaya cezalı arkadaşımız bu minval üzere uzayan rakamları görünce Hoca'ya dedi ki:

- Bakınız işte burada Avrupalı kafanın mantıksızlığı açıkça görünüyor. Ne demek yani onsekiz geçeler, 12 geçeler, 36 geçeler... Şuna üç buçuk, dört buçuk deseniz olmaz mı? Hiç olmazsa, çeyrek geçe deseniz de, hem de akılda kalacak bir sayı ve saat olsa...

Yaşlı Alman'ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm gezindi. Ve bakışlarından söyletmek istediği düşünceyi yakalamış olduğu belli oldu.

- Bana bak, dedi. Kendinize hakaret etmeyin. Çünkü bu tarifenin böyle düzenlenmiş olması, "Avrupalı kafa"nın mantıksızlığı değil, müslüman kafanın tutarlılığıır. Çünkü, biz zamanı kullanmayı ve değerlendirmeyi müslümanlardan öğrenmişizdir. İşte bu tren tarifesi de aynı anlayışın güzel bir örneğidir.

Bizler hayret ve şaşkınlıkla ona bakarken, hoca şöyle devam etti:

-Siz müslümanların ibadetlerinde yer önemli değildir. Dünyanın her yerinde ibadet edilebilir. Ama zaman çok önemlidir. Çünkü her ibadetin kendine ait bir vakti vardır. Hattâ bu vakit ibadetin şartıdır. Yani vakitsiz ibadet ifa edilmiş sayılmaz. İbadetlerin vakitleri de bizim tren tarifesi gibi, hep böyle 18, 17, 13, 10, 9 geçelerdir. Üstelik bu saatler de devamlı değişirler. Bugün sabah namazını 7.21'e kadar kılabilirsiniz. Ama yarın, 7.22'ye kadar da kılabilirsiniz. 23 geçe olmaz. Sadece namaz böyle değildir. Oruca başlama ve bitirme saatleri de böyledir. Bu ince hesaba dayanan ibadet saatleri üstelik her gün değişmektedir.

Böylece de müslümanlar her gün değişmekte olan zamana karşı uyanık durmakta, zamanın kıymetini anlamakta ve onu iyi değerlendirmek üzere hazırlanmaktadırlar. İbadetlerini yapan bir müslüman her gün değişen dakikalara ayak uydurmaya ve dakikaları değerlendirerek yaşamaya mecburdur. Bizim zamana bakışımızın ilham kaynağı müslümanlardır."

Yaşlı Alman Hoca "Çıkabilirsiniz" dediği zaman, hepimiz tarifi imkânsız bir mahcubiyet içindeydik.

Sûr Dergisi, Ocak 1987

Stresle ilgili...


Strese girenin imanindan süphe ederim!

"Az" konusan fakat "öz" konusan büyükler vardir. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadigimiz için benim için bu "öz" konusmalar daha kisa olur. Birkaç yil önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldim. Uzun süre kafamin içinde dolandi söyledigi cümle. "Strese girenin imanindan süphe ederim!" demisti babam. Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman "stresle mücadele" konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok agir bulmus olsam bile, kafamin içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yasadigimiz yüzyilin en önemli problemlerinden biri olan stres hakkinda bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamistim.
Geçen yil memlekette bir arkadasla otururken hayatin sıkıntilari ve zorluklari konusulmaya baglaninca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkinda bildiklerimi anlatmaya basladim. Arkadasim da benimle birikimlerini paylasiyordu. Bir ara babamin söyledigi "Strese girenin imanindan süphe ederim!" lafini attim ortaya. Arkadasim "dogru bir cümle" dedi. "Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabini bile sorar" dedi.

* * * * * * * * *

Stres, halkin bildigi ve kullandigi anlamiyla, sıkıntilari kafaya
takmak demektir. Sıkıntilar insani mutsuz ediyor. Mutsuzluk insani
hasta ediyor. Kimisi hastaliklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor. Kimisi ailesiyle problemler yasamaktan bunaliyor. Kimisi çocuklariyla bas edememenin sıkıntisini yasiyor. Kimisi maddi sıkıntilarla bogusuyor. Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadigindan dert yaniyor. Kimisi bir sevdigini topraga verince hayata küsüyor. Hayatta insani strese sokan o kadar çok sey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkınti bulabilir. Stresle iman arasinda bir baglanti var mi dersiniz? Sıkıntilarla dolu bir hayat denilince benim aklima hep Peygamberler
geliyor. Allah Peygamberlerin kissalarini ayrintilariyla bize niçin aktariyor dersiniz? Okuyup, ibret almamiz için degil mi? Peygamberlerin hayatlarindan yola çikarak bazi sorular sormak istiyorum. Hz. Eyyüb(ra)'ü hastalikla imtihan eden Allah, bizi de ayni imtihana tabi tutma hakkina sahip degil mi?

Hastaligi kafaya takip bunalima giren insan "Allah'im beni niçin hastalikla imtihan ediyorsunuz ki?" demis olmuyor mu? Hz. Nuh'(ra)u ogluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarinizla imtihan edemez mi? Hz.ibrahim (ra) 'i babasiyla imtihan eden Allah, sizi öz babanizla imtihan edemez mi? Hz. Lut' (ra) u esiyle imtihan eden Allah'a, "Beni niçin esimle imtihan ediyorsun ki?" deme hakkina sahip oldugunuzu mu düsünüyorsunuz? Hz. Yusuf(ra)'u kardesiyle imtihan eden Allah, belki sizi de
kardeslerinizle imtihan ediyordur! Tüm peygamberlerin hayatlari sikinti (imtihan) dolu olduguna göre, bizim hayatimizda da bazi sikintilarin olmasi hayatin bir parçasi
degil mi? Anne veya babasini kaybedince bunalima giren bir insan Allah'a "Benim
annemi / babami niye aliyorsun ki?" deme hakkina sahip oldugunu mu saniyor? "En büyük aci evlat acisidir!" denir. Bu aciyi yasayan anne babalar "Allah kimseye yasatmasin!" derler.

Alemlere rahmet olarak yaratilan Hz. Muhammed Mustafa'(sav) ya bile torpil yapmayan Yaraticinin, bize torpil yapmasini beklemeye hakkimizin olmadigini hiç düsündünüz mü? Bes defa evlat acisiyla imtihan edilmis bir Peygamberin ümmeti oldugumuzu bilmek zorundayiz. "Kardesim onlar Peygamber, biz insaniz" diye kimse itiraz etmesin.
Peygamberler de bizler gibi üzülen, aglayan, Allah'a siginan insanlardi. Allah tarafindan özel seçilmis olduklari gerçegi "insani" acilara tepkisiz kalacaklari anlamina gelmez. Bize düsen hayati dogru anlamaktir. Unutmamaliyiz ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.

* * * * * * * *

Stres ile iman arasinda ki iliski kafamin içinde uzun zamandir dolaniyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamin içinde dolanan cümleler köse yazisina dönüstü. Bu yaziyi da o güzel sözle bitirmek istiyorum.
Çok sıkıldiginiz zaman bu cümleyi hatirlayin. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya isyerinin duvarlarina asilmasi gereken bir söz. "Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, "Benim büyük bir derdim var!" deme, derdine dönüp "benim büyük bir Rabbim var!" de.

Sait ÇAMLICA
Egitimci – Yazar

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Özür dileriz delikanlı !

A.Cem Toprak

Delikanlı özür dileriz, namaza başlarken sanki biz zamanında hiç zorlanmamışız gibi seni full çekme ye zorladık. Tuğlaları üst üste koymana izin verecek bir rahatlık sunmadık sana. Yakaladığın namazlara köreldik de, kaçırdıkları için yazıklar ettik.

Namaza alışırken ayağının dolanabileceğini, yürürken düşebileceğini hesaba katmadık. İçindeki tereddütleri ciddiye almadık. Kendi kendine sorduğun sorulara hiç yokmuş gibi sağırlaştık. Elbette ki lüzumsuz gelecekti sana namaz en başında. Başımızı ellerimizin arasına alıp bir kaç dakika olsun düşünmedik: Öyle kolay değil ki arzulamak hiç alışık olmadığını? Öyle hemen oluvermez ki hiç tanımadığını yanına yoldaş eylemek? Kim susamadan su içer ki? Kim acıkmadığı yemeğe iştah duyar ki?

Mecbur tuttuk seni... Başka yolu yok! dedik. Mecbur olmasına mecburdur namaz.. Yalan yok; farzdır. Dinin direği. Gözümüzün aydınlığı! Teşekkürlerin en güzeli.. minnettarlığımızı ifade etmenin en şık, en zarif yoludur namaz! Kulluğumuzun en somut biçimi... Elle dokunulur, gözle görülür bir teşekkür zirvesidir.. Sormadık kendimize: Zorla mı teşekkür eder insan?

Zorunluluk olarak takdim edilir mi hiç minnettarlık? Gösteremeyince sana Rabbimizin bizi ne kadar çok şeyle sevindirdiğini, içine zoraki minnettarlıklar atmaya kalktık. En başta biz hissedemeyince üzerimize hiç hesabsız, hiç sebepsiz, hiç karşılıksız indirilen o iyilikleri, sana da ancak istesen de istemesen yapacaksın diye farzları saydırdık, soğuk ve resmî zorunluluklar listesi içinde sürdük namazı önüne. Hiç görmedin ki yüzümüzde nimetlere boğulmanın o şımarıklık neşesini, hiç hissetmedin ki yüreğimizde her sabaha yeniden uyanma sevincini? Bizden sana huzur bulaşmadı ki... Bizden sana neşe taşmadı ki...

Elbette ki sabırsızdır insan... Hele de gençler... Biz yaşımızı başımızı aldık, ırmağın öbür yakasına geçtik. Durulduk. Sakinleştik. Ama sen! Beri yakasındasın hayatın. Hırçın yanındasın şehrin. Kıpır kıpır tenin. Duygu kasırgalarında savruluyor saçların. Sana varlığın müziğini aktaramadık. Namazın yüzümüze tebessümler kattığına tanıklık edemedik. Kıldık namazları kılmasına, ama seccadeyi toplarken namazın gerçeğini de bir kenara dürdük. Namaz kıldıkça güzelleşseydik, neşelenseydik, incelseydik, sen de imrenirdin bize. Sanki bir büyü var burada diye, sen de sokulurdun yanımıza..

Namaz dediğin sadece bir gün kılınır demek isterdik sana... O da bugündür. Bak, dün gitti; yarın da gelmedi. Sen sadece bugün kıl, gerisine karışma! diyecek kalenderliği gösteremedik sana... Bitmeyecek sandın namazı. Yarın, yarından sonra, yarından sonradan da sonra.... Derken yığıldı üzerine binlerce vakit, binlerce rekat... Ezildin kılacağın namazlar altında. Şimdiden üşümeye başladın soğukta alacağın abdestlerin suyunda... Kulağına fısıldayıverseydik ya Rabbimizin sözünü: Ben senden yarının ibadetini istemiyorum ki... Bugün kıl, yeter.. Hatta bu vaktin hakkını ver, yeter! Hem sonra, ne biliyorsun, o kadar uzun süre yaşayacağını.. Belki bitecek ömrün; namazların da bitecek... Sana bugün kıldığın namazın ışığı kalacak... Rabbin diyecek ki, Madem ki bugün kıldın, yaşasaydın bir ömür boyu kılacaktın.. Bir güne verdiğin namaz rengi, bir ömrüne taşacak; bin ömürlük bir sonsuzluğa taşıyacak seni..

Sana Rabbini tanıtırken, kılı kırk yarar, ince eleyip sık dokur, mükemmeliyetçi bir imaj çizdik, seni vesveselere saldık, yorduk, kırdık, usandırdık. Rabbinin yaptıklarını beğenmeyeceğine inandırdık önce seni. Seni sevdiği, sana merhamet ettiği ap açık ortadayken, önce korkmanı istedik O ndan... Oysa, insan sevmediğinden korkmaz ki, korkamaz ki... Allah tan korkanlar O nu hakkıyla sevenlerdir, O nun kendilerini fazlasıyla sevdiğini bilenlerdir... Korkarlar; çünkü o sevgiyi kaybetmek üşütür insanı, o kadar sevilmişken yüz çevirmek acı verir insana... Kaybedeceği şeyi olanlar korkar!

Şöyle diyebilmeliydik sana: Namaz kılarken Rabbinin sana aferin! dediği haldesin. Şöyle de diyebilmeliydik: Namaz kılarken, Rabbinin en çok sevdiği En Sevgili nin (asm) bulunduğu haldesin. Sevinmelisin. Sevildiğini bilmelisin. Sevildiğini bilip de öyle varmalısın secdelere. Bırakıp her şeyi namazın kucağında atabilmelisin hüzünlerini. Durdurup oyunları, başından atıp telaşları, en sahici olduğun yerde, en çok onaylandığın halde, namazda, neşelere boğulabilmeli, sevinçlere sarılabilmelisin.

Özür dileriz delikanlı,

Bağışla bizi genç hanım.

Kaynak: http://www.zaferdergisi.com

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Hayat Rehberinin Gösterdikleri....


Her birimizin hayatımızı idame ettirebilmek için yaptığımız, hayatımızın rutinine dönüşmüş belli davranışlarımız var. Uyuyoruz, yemek yiyoruz, tuvalete gidiyoruz, alışveriş yapıyoruz...ve bunlar gibi milyonlarca şey daha...



Yüce Mevla'nın hayatımızın devamını sağlayan bu yetileri bize bahşetmiş olması çok büyük bir nimet muhakkak. Peki, bir de Yaradanımız zaten yaptığımız bu işler yoluyla bize cennetin kapılarını açmayı vaad ediyorsa...



Allah (cc),günlük hayatta yaptığımız sıradan işlerimizi yaratılmış en harukulade insanın, yani Rasul-ü Zişan Efendimiz'in yaptığı şekliyle yaptığımızda ibadete dönüşeceği müjdesini veriyor! Biz de kadincakararinca.com ekibi olarak sizler için Rasul-ü Zişan Efendimiz'in gündelik hayatında izlediği yolu çizdik. İşte Resulullah'ın bir günü...



1.
Uyumak arzu ettiği zaman sağ elini başının altına koyar. Kabe’ye yönelir, dizlerini karnına kadar çeker 33 sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahuekber tesbihlerini çeker. Nas ve Felak surelerini okur ve avucuna üfürüp tüm bedenini meshederdi.
2.
Yeni elbise giyeceği zaman, Cuma günü giyinirdi.
3.
Su içerken önce sağdakine uzatırdı.
4.
Rahatsızlanınca kendine muavvizeteyni (nas ve felak) okur ve eliyle üzerini meshederdi.
5.
Rahatsızlanınca bir avuç çörek otu alıp üzerine su ve bal döküp içerdi.
6.
Unutmasından korktuğu bir iş için küçük parmağına yahut yüzüğüne bir iplik bağlardı.(yani işaret koyardı)
7.
Sarık giydiği zaman omzundan sarkıtırdı.
8.
Ashabından birini bir yere gönderdiği zaman şöyle buyururdu: “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın güçleştirmeyin”
9.
Bir söz söylediğinde yavaş yavaş konuşurdu. 3’ten fazla tekrarlamazdı.
10.
Birinden bir şey duyduğunda, isim verip falan niye böyle? Demezdi. İnsanlar neden böyle yapar derdi.
11.
Abdest alırken yüzüğünü oynatırdı.
12.
Yeni elbise giydiği zaman hamd eder 2 rekat namaz kılıp eskisini fakirlere verirdi.
13.
Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi.
14.
Sevinçli bir işle karşılaştığı zaman şükür secdesi yapardı.
15.
Bir yere oturup da oradan kalkacağı zaman en az 10 ile 15 defa istiğfar ederdi.
16.
Kendisini bir şey üzdüğü zaman namaz kılar, ayaktaysa oturur, oturuyorsa yatardı.
17.
Helaya girerken yüzüğünü çıkarır, “YA ZELCELAL” derdi. Çoraplarını çıkarır paçalarını yukarı doğru sıyırır, sol ayağıyla girer, sağ ayağıyla çıkardı. Yüzüğünü çıkarırdı. Başını örterek helaya girer, şerlilerin şerrinden Allah’a sığınırdı.
18.
Evine girerken, evden çıkarken, gece uyandığında ve her abdestten sonra misvak kullanarak diş temizliğine önem verirdi.
19.
Birine dua edeceği zaman önce kendi nefsinden başlardı. Duada bir şey isterken avuçlarının içini kendine doğru çevirir, bir şeyden sığındığı zaman da avuç içini dışarı doğru çevirirdi.
20.
Rükuda sırtını dümdüz yapardı.(erkekler için)
21.
Kendisine yabancı heyetler geldiğinde en yeni ve temiz elbiselerini giyer ve sahabeye de bunu emrederdi
22.
Tekbir alırken parmaklarını tam açardı.
23.
Herhangi bir kıyafet giyerken sağdan başlayarak giyerdi. Soldan çıkarırdı.
24.
Ashabın elini tuttuğu zaman Ashap çekmeyince çekmezdi.
25.
Ashapla karşılaşıp konuştuğunda ashap ayrılmadıkça O ayrılmazdı.
26.
Sahabelerle karşılaşınca önce selam verirdi.
27.
Korku veren ayetle karşılaştığında Allah’a sığınır, rahmet ayetiyle karşılaştığında Allah’tan onu isterdi
28.
Ev halkından biri hastalandığında ona nas ve felak surelerini okurdu.
29.
Yürürken sağına soluna bakmadan sert adımlarla yürürdü.
30.
Mescide veya eve girerken sağla girer ve genelde önce sağdan başlardı.
31.
Arkasında bir mazereti olmadan yüz üstü yatanı iter ve şöyle derdi: “Allah’ın en öfkelendiği yatış şeklidir bu”
32.
Ayakkabılarını giyerken önce ters çevirir, eğer içinde bir şey varsa düşsün diye. Sonra sağdan giymeye başlardı, çıkarırken de solunu çıkarırdı.
33.
En çok pazartesi, Perşembe oruç tutardı. Neden böyle yaptığı sorulunca: “Ameller he pazartesi ve Perşembe Allah’a sunulur. Oruçluyken amelimin Allah’a arz olunmasını severim” derdi.
34.
Yemeğe oturmadan ellerini yıkayıp sağ ve sol elin baş parmağıyla gözlerini mesh ederdi. Yemeğe besmeleyle başlar sonunda şükrederdi. Yaslanarak yemek yemezdi.
35.
Yüzüğü gümüş, taşı akikti. Yüzüğünü sağ eline takar ve abdest aldığında oynatırdı.
36.
Genelde Cuma günü yıkanır ve boy abdesti alırdı.
37.
Su içerken kıbleye doğru oturur, besmele çeker 3 yudumda bir nefes alarak içerdi. İçtikten sonra Elhamdülillah derdi. İçi görünen kaptan içer, içerken suyun dibine bakardı.
38.
Banyodan çıkmadan önce de diz kapaklarından ayaklarına kadar bir tas soğuk su dökerdi.
39.
Birisine bir şey vaat ettiği zaman yerine getirir, sözünden dönmezdi.
40.
Hizmetçiye söylediklerinden biri de, bir ihtiyacın var mı? Derdi.
41.
Kendisine melekler geldiği ve Cebrail ile konuşması sebebiyle, sarımsak, soğan gibi şeyler yemezdi.
42.
Tebessüm etmeden konuşmazdı.
43.
Ramazan bayramında tatlı bir şey yiyerek camiye giderdi.
44.
Kurban bayramında kurban kesilmeden bir şey yemezdi.
45.
İkram edilen kokuyu asla geri çevirmezdi. Kendilerinden bir şey istendiğinde verir, verecek bir şeyi yoksa susardı.
46.
Biat esnasında bile kadınların elini tutmazdı.
47.
Su 5 şeyi yanından ayırmazdı: Ayna, tarak, sürme, misvak, ustura.
48.
Karanlık evde oturmaz, lamba vb. bir şeyle aydınlatmak isterdi.
49.
Biryerden kalkarken “Sübhaneke Allahümme Rabbi ve bihamdike la ilahe illa ente estağfiruke ve etubu ileyke” der şöyle buyururdu: “Yerinden kalkarken kim bunu söylerse mutlaka günahları bağışlanır.”
50.
Hiçbir şeye hayır demezdi hep evet derdi. Yapamayacak olursa sükut ederdi.
51.
Abdest alırken kimseden yardım almazdı.
52.
Dişlerini temizlemeden uyumazdı.
53.
Sadakayı bizzat kendi eliyle verir ve bunu tavsiye ederdi.
54.
Kahkaha ile gülmezdi. Gülerken ağzını kapatırdı.
55.
Yemeğe ve suya üfürmezdi. Kabın içinde nefes almazdı.
56.
Genelde buğday ekmeğiyle hurma yerdi. Üzüm yerken de ağzına tek tek koyardı. Hediye edileni yerdi.
57.
Sadakayı asla yemezdi.
58.
Öğle vaktinde 1 saat uyurdu.
59.
Sağ elinin üç parmağıyla yemek yerdi. Yemeden önce de iyice elini yıkardı. Dördüncü parmağını yardımcı olarak kullanırdı.
60.
Gece 12.00 ile 02:00 arasını dinlenerek geçirir en verimsiz zaman olduğunu söylerdi.
61.
Abdest aldıktan sonra kabeye yönelerek 3 yudum su içerdi.
62.
İnsanların birbirini sevmeleri ve yakınlaşmaları için hediyeleşmelerini isterdi.
63.
Güneş tutulmasında kılınan küsuf namazında köle azat edilmesini isterdi.
64.
Nazar değmesinde hastalanınca Kalem suresi 51 – 52. ayetlerin okunmasını isterdi.
65.
Sofrada otururken sağ dizini karnına doğru çekerek otururdu.
66.
Yemeklerden kabağı severdi. Aç iken soğan yemeyi yasaklardı.
67.
Misvakı dişlerine sürerken sağdan sola doğru sürerdi. Bıyıklarını da gayet kırpardı.
68.
Tabaklanmış koyun postunda namaz kılmaktan hoşlanırdı.
69.
Aksırırken elini veya elbisesini ağzına kapardı. Sessiz hapşırmaya çalışırdı.
70.
Aksıranın “Elhamdülillah” demesini iter ve ona “yerhamükallah” derdi.
71.
Yeşilliğe ve akan suya bakmaktan hoşlanırdı.
72.
Cuma namazına gitmeden evvel bıyıklarını kırpar, tırnaklarını keserdi.
73.
Namazda esnemekten hoşlanmazdı.
74.
Sıcak yemekte bereket olmadığını, soğuk yemek yenilmesini söylerdi. Kendisi de soğuk yerdi.
75.
Nübüvvet mührünün görülmesinden hoşlanmazdı.
76.
Yemeğin ortasından yenilmesinden hoşlanmazdı.
77.
Yemeğin buharı gitmeden yenilmesinden hoşlanmazdı.
78.
Ümmeti hakkında en çok korktuğu: Çok uyumak, göbek büyütmek, tembellik ve iman zayıflığıdır.
79.
“Ey insanlar selamlaşın, yemek verin, insanlar uyurken namaz kılın selametle cennete gidersiniz” derdi.
80.
Yumurtayı kırmadan önce yıkardı.
81.
Tuvaletten çıkmadan önce tuvalet kabını doldururdu.
82.
Oturduğu sofrada muhakkak yeşillik bulundururdu.
83.
Şalvar, pantolon gibi şeyleri oturarak giyinirdi ve böyle giyilmesini isterdi.(bayanlardan eteklerini)
84.
Soğan, sarımsak kabuklarını yakmazdı, yakılmamasını isterdi.
85.
Ekmek ufaklarını ezmemeyi emrederdi.
86.
Üzerinde düğme, yırtık vb. şeyleri dikmeyi yasaklar ve bunun fakirliğe yol açtığını söylerdi.
87.
Kirli bir kabı yıkamadan kullanmazdı.
88.
Herhangi bir şeyi üfürerek yemeyi veya içmeyi yasaklardı, özellikle mum vb. şeyleri söndürürken elini ıslatıp bastırmayı emrederdi.
89.
Ayakta bevl (küçük abdest) etmez ve bevl edilen yerde abdest alınmamasını söylerdi.
90.
Evde örümcek barındırmanın fakirliğe yol açtığını ve doğru olmadığını söylerdi.
91.
El ve yüzün yıkanmasından sonra etek vb. şeylere silinmemesini söylerdi.
92.
Anne ve babaya ismiyle hitap etmeyi ve beddua etmeyi yasaklardı.
93.
Diş diplerini süpürge çöpü, odun parçası vb. şeylerle karıştırmaya çok kızardı.
94.
Artık suyun üzerine su doldurmayı uygun görmezdi.
95.

Saçını tarardı, aynaya bakardı, kaşlarını düzeltirdi.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

İş Fırsatları


Melih Arat

2000 yılında Londra’ya London Eye (Londra’nın Gözü) diye dev bir dönme dolap yapmışlar. Hemen şehrin merkezine Parlemento’nun olduğu yere. İnsanlar London Eye isimli bu dönme dolaba binebilmek kuyruklar oluşturuyor ve yüzbinlerce kişi 10’larca pound harcıyor. Hani yakından bakarsanız ya da bu dönme dolaba binecek olursanız başka bir özeliği olmadığını görürsünüz. Ama insanlar merak ediyorlar; biniyorlar. Ayrıca şehrin mimari dokusuna da hiç uygun olmadığını ayrıca belirtmeliyim. Bir tarafta 500 ila 1000 yıllık binalar, bir tarafta uçan daire formunda vagonları olan dönme dolap. Ama bütün bunlarla birlikte bir para basma makinesi. Yapanları ve düşünenleri tebrik ediyorum. Çünkü şehrin ekonomik değerini biraz daha yükseltmeyi başarmışlar. Londra’ya gelen turistlere gezilecek – görülecek bir yer daha sunmuşlar.

Londra Zindanı Müzesi diye bir müze var. Bu müze ayrıca çok ilginç; normal şartlar altında bir ulus; geçmişte eğer insanlara işkence yaptı ise bunu saklamak isteyebilir. İngilizler davul ve zurna ile geçmişte yaptıkları işkenceleri ve işkence yapmakta kullandıkları sistemleri Londra Zindanı Müzesinde sergiliyorlar. Londra şehri bu müzeden de para kazanıyor.

Thames nehri, kahverengi sularıyla pek seyir zevki sunmuyor. Özel tur botlarıyla sürekli geziler yapılıyor ve Londra bundan da para kazanıyor. İstanbul paha biçilmez güzelliğiyle, Londra ve Paris gibi şehirlerin sahip olduğu bu sistemli bot turlarını sunamıyor.

British Museum, Türkler ve Yunanlılar için ilginç bir yer. Çünkü British Museum’da neredeyse Yunanistan ve Türkiye’den daha fazla Antik Yunan dönemine ait eser bulunuyor. Ünlü Parthenon tapınağının %70’i rehberin ifadesine göre bu müzede bulunuyor. Yunanistan Osmanlı kontrolü altındayken akıllı bir İngiliz, bunlar burada bakımsız sefil oluyor demiş ve Osmanlı yönetimini ikna ederek Antik Yunan Eserleri’ni İngiltere’ye götürmüş. Yunanlılar şimdi sürekli İngilizleri mahkemeye veriyor; eserlerimizi geri verin diye. İngilizler de British Museum’a girişi bedava tutuyorlar. “Bakın biz bu eserleri her yıl 5 milyon kişiye ücretsiz sergiliyoruz ve dünyaya hizmet ediyoruz” diyorlar. Tabi bu müzeler sayesinde İngiltere’ye ve Londra’ya gelen turistlerin bıraktığı paralardan hiç söz etmiyorlar.

Türkiye ve İstanbul’u bu anlatılanlarla düşündüğümüzde ne kadar çok fırsat kaçırdığımız ortaya çıkıyor. Birçok İstanbullu İstanbul’da bir Arkeoloji Müzesi olduğunu bile bilmez ve bu müzenin özellikle Antik Yunan ve Roma Eserleri açısından, Yunanistan’daki ve İngiltere’de söz ettiğim müzeden geri kalmadığının da farkında değildir. Ne var ki, sunum ve tanıtım düzeyimiz müzecilikte genelleme yaparak söylüyorum yerlerde sürünüyor.

Amerika Birleşik Devletleri de müzeciliği tam bir endüstri olarak kullanır. Özel sektörün bu alanda yapabileceği sayısız iş vardır; ama patronların birçoğu müzeye de gitmediği için bu alandaki yatırım fırsatlarını hayal bile edemez.

İngiltere’de ve Almanya’da sıklıkla karşılaşabileceğ iniz şeylerden biri de otobüs duraklarındaki elektronik göstergelerdir. Bu göstergelerden otobüsün kaç dakika sonra geleceği görünmektedir. Sistem çok basit çalışıyor. Her durakta bir sistem var; otobüsün gelmesini algılıyor ve bir sonraki durağa otobüsün yaklaşık kaç dakika sonra varacağını bildiriyor. Yani trafik sıkışıklığı da olsa son derece gerçekçi bir şekilde bir sonraki durağa enformasyon gönderebiliyorsunuz. Elbette bu tür bir sistemin yapılabilmesi, bir girişimcinin çıkıp bu sistemi belediyelere, büyük şehir belediyelerine teklif edebilmesine bağlı.

İş ortağım Hakan Turgut, bu dünyada birazcık kafayı çalıştıran bir insanın işsiz kalabilmesi imkansız diyor; ne diyeyim; katılıyorum

9 Mayıs 2008 Cuma

Vatan Ve Üç Çarşaflı Kadın


Vatan gazetesi, muhabirlerini dövdükleri gerekçesiyle günlerdir İsmailağa cemaatiyle ilgili haberler yapıyor. Bölgeye muhabirlerini gönderen gazeteyle ilgili çarpıcı bir iddiada bulunuldu. Vatan'ın bu tavrı İstanbul Çavuşbaşı'nda yaşayan ve olaya şahit olan vatandaşlar tarafından tepkiyle karşılanken, ulusal bir kanala konuşan vatandaşlar ilginç bir iddiada bulundu: "Buraya çarşaflı üç kadın getirdiler. Onların fotoğraflarını çektiler. Biz tepki gösterince de birlikte aynı arabaya binip kaçtılar."

Akşam2 dan Modern Fişleme


Akşam Gazetesi "Eşi Türbanlılar 3-2 öne geçti" şeklinde ilginç bir haber yayınladı. Haberde Merkez Bankası üyeleri'nin fotoğrafları yayınlandı ve her birinin altına eşlerinin türbanlı olup olmadıkları tek tek yazıldı.

Hatırlanacağı gibi Vakit Gazetesi'nin "İşte O Üyeler" şeklinde bir haber yapmış ve Danıştay'daki türban kararını veren üyeleri afişe etmişti. Vakit'in yaptığı haberin tersini böylece Akşam yaptı.

İnsanları ve gündemi "türban" üzerinden okumada Vakit'le Akşam böylece aynı çizgide buluşmuş oldular.

8 Mayıs 2008 Perşembe

Deniz Gezmişler romantizmi ve samimiyetsizlik furyası!


Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan... Bir döneme damgalarını vurdular!

Asıldılar!

Unutturulmaya çalışıldılar.

Şimdi yeniden manşetlerdeler!

İdamlarından 36 yıl sonra üzerlerinde oluşturulan romantik aura (hale) bütün toplumu etkisi altına almak üzere!

Neden acaba?

Hayırdır, deyip geçelim mi?

Onları tanımayan ama anılarına hayranlık ve saygıyla yaklaşan gençlere bir sözüm yok!

“Hatırla Sevgili” dizisiyle bugünün gençlerine “meğer Türkiye bunları da yaşamış!” dedirten, 1968’lerin gençlerine de hatıralarına dalıp gözyaşı döktürten senarist ve yapımcılara da ne diyeyim! Popüler dizi böyle olur!

Ama Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla aynı dönemde yaşamış; neyin ne olduğunu gayet iyi bilen bugünün siyasetçi ve gazetecilerinin yaldızlı sürrealist nutukları bende mide bulantısı yaratıyor.

Böyle bir yalan fırtınası; bu kadar pişkin bir samimiyetsizlik furyası olabilir mi?

***



Dün Milliyet’te Hasan Cemal şu noktayı vurgularken ne kadar haklıydı: Deniz Gezmiş idam sehpasını tekmelemeden önce sözünü şöyle bağlamıştı: “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve bağımsızlık mücadelesi! Yaşasın Marksizm-Leninizm! Kahrolsun emperyalizm!”

Bugünkü durum ne?

Bu sözlerin sadece son cümlesi kullanılıyor.

Deniz Gezmişler üzerine övgüler yağdıran bir takım gençlik dergilerinde, bir takım karanlık siyasal örgütlenmelerde ve Hatırla Sevgili dizisinde diğer cümleler makaslanıyor.

Neden?

Neden 12 Mart darbesi 9 Mart “devrimci darbe teşebbüsü” çerçevesinde tartışılmıyor?

Neden 68’li devrimcilerin gerçekte Marksist-Leninist oldukları bugünün genç kamuoyundan saklanıyor?

Onların teorik temelleri bambaşka bir ideolojiye dayalı olan ve iki kutuplu dünyaya göre inşa edilen anti-emperyalizm kavrayışları nasıl oluyor da bugünün ucuz anti-AB kampanyalarına alet ediliyor?

Yine hain bir tezgâh mı dönüyor yoksa?

Kaşarlanmış siyaset seçkinlerinden cevap gelmez bu sorulara, hiç beklemeyin! Onların kafasında hâlâ bin tilki cirit atıyor çünkü.

Bu soruları günümüz gençleri kendi kendilerine sormalı.

***



Deniz Baykal da ayrı bir âlem!

Grup toplantısında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamının bütün toplum için giderek derinleşen bir pişmanlık duygusu yarattığını söylemiş ve “o üç yiğit insanı anmayı görev bildiğini” belirtmiş CHP Genel Başkanı!

İnsan merak ediyor; bu pişmanlık konusunda bugüne kadar ne yapmış Baykal?

Çünkü idamlar bugün pazarlandığı gibi “devrimci romantizm” konusu olmaktan önce bir hukuk faciasıdır!

İdamdan bu yana 36 yıl geçti.

Deniz Baykal da siyasete 1950’lerin sonuna doğru başlamıştı.

Ama geçelim o bölümü! Milletvekilliğinden alalım!

Baykal’ın 1973’teki ilk milletvekilliğinin üzerinden tam 35 yıl geçti.

Hepsini bıraktım, kendi sözleriyle “bu idamların toplumda yarattığı giderek derinleşen pişmanlık duygusu”nu kaç kez meclise getirdi Baykal?

Kaç kez mesele yaptı?

Bir söylese de bilsek!

Ama bunlar zor iş!

Gerçeklerle ve düzenle yüzleşmek gerekir bunu yapmak için!

Onun yerine herkes en kolay ve kazançlı yolu seçiyor.

Deniz Gezmişlerin anısı üzerinden siyasal parsa toplanıyor!

Olan bugünün gençlerine olacak bu gidişle!

Yazıktır, günahtır!

Canına Susayanlar




7 Mayıs 2008 Çarşamba

Türk bayrağı nerenize batıyor?


Hürriyet yazarı Hadi Uluengin, Türk okullarını yazdı. Bu okulların hangi misyonu üstlendiği sorusuna yanıt veren Uluengin, "bu okullar insanlık için ha-yır-lı; ulusumuz için ise ç-o-k h-a-y-ı-r-l-ı’dır!" dedi.

Zil nasıl çalıyor

DEV Atatürk panosu, "New York Times"de yayınlanan ve okul salonunu gösteren koca fotoğrafın odak noktasını oluşturuyordu. Girişte ise Türk bayrağı dalgalanıyordu.

Her iki enstantane de İstanbul’da çekilmiş. Fethullah Gülen Camiası’na yakınlığıyla tanınan ve Pakistan’da "Pak-Türk" ismi altında faaliyet gösteren liselerle ilgili habere eşlik ediyor.

Haberden okuyoruz ki, Pak-Türk okullarında eğitim İngilizce, yan dil Türkçeymiş. Ebevnler de "dinci aşırılığa engel modern ders" veriliyor diye çocuklarını buraya göndermeye can atıyormuş.

İmdii, "ulusalcı - laikçi" kesime şu soruyu sormak boynumun borcudur:

* * *

NİJERYA’dan Vietnam’a; Rusya’dan Arjantin’e; Çin’den Maçin’de, yedi kıtadaki yetmiş milletten çocuğun Türkçe öğreniyor olması ve Türk "rahle-i tedrisinden" geçmesi, sizin "milliyetçiliğinizi", sizin "ulusalcılığınızı", sizin "vatanperverliğinizi" kesmiyor mu?

Yoksa, yine işkembe-i kübradan atarak ve yine binbir komplo teorisi uydurarak, "takıyye yapıyorlar canım, aslında İslam devleti hedefliyorlar " diye mi buyuracaksınız?

Hadi öyle olduğunu varsayalım ama, o takıyye kim için ve niçin yapılacak ki?

* * *

BU nasıl bir takıyyedir ki, örneğin Endonezyalı öğrencilerin karşına Türkiye’deki seküler eğitim çıkarılıyor.

Demek size göre, buna rağmen o öğrenciler diplomayı alınca "İslamcı" kesilecektir?

Peki de, kaç "ortalama çocuk" mütedeyyin ama laik bir eğitim sonrası "dinci" olur?

Yoksa aksine, dünkü yazımda "Hristiyan Biraderler" tárikatının Sen Jozef Lisesi misálinde anlattığım gibi, aynı "ortalama çocuk" oradan, dine saygılı ama sapına kadar laik; üstelik bilhassa da, Türk kültürünün hamuruyla yoğrulduğu için "Türkofil" mi çıkar?

Katoliklerde Cizvit kolejleri, Protestanlarda misyoner mektepleri, Musevilerde de "Alliance İsraelite" okulları, Gülen Camiası’nın oluşturduğu kurumların aynısı değil midir?

Tüm bunlar, milli bayrağını çektikleri ülkeleri "cázibe merkezi" kılmamışlar mıdır?

Aynı dev gelişme de Türkiye için sonsuz geniş ve sonsuz stratejik ufuklar açmaz mı?

O halde, ey "ulusalcı - laikçi" zevát, vehimle kandırmayın ve de artık gerçeği görün!

* * *

FAKAT, söz konusu gerçeği görmek, yani Gülen Camiası’nı belirleyen "misyon ruhu"nu kavrayabilmek için, genel olarak "Nûr felsefesini" biraz incelemiş olmak gerekir.

Yani, Said-i Nûrsi’ye "yobaz" damgası vurmak ve "sosyolojisini araştıralım" dediği için de Şerif Mardin Usta’yı aforozlamak, ancak Şark’ta muteber bir "laikçi" gaflettir.

Zira Nûrsi, Muhammed İkbál’le birlikte 20. asır İslamının en önemli mütefekkiridir.

Ve, risále ezberlemekten söz etmiyorum ama, örneğin "Tarihçe-i Hayat"ı karıştırmak zahmetine katlanan ve önyargısız sentez yapan her insan, Bediüzzaman’ın, Müslüman Dünya’daki krizi aşmak amacıyla, ûlviyeti korunan ama moderniteye açılan bir yol çizdiğini saptar.

Üstelik, "ûhrevi"yle "dünyevi"yi bilhassa ayrıştırdığı içindir ki de, Said-i Nûrsi son tahlilde laik; daha doğrusu, Anglo-Sakson sekülarizmine yakın bir yerlerde durur.

Artı, konu için çok önemli, Nûrsi aynı zamanda, "hayr" farzını ilke alan ve Kalvinci Protestanlıkla benzeşen bir "rabıtalı hayat - fedakár misyon" etiğinin tercümanıdır.

* * *

İŞTE, Gülen Camiası okullarındaki zil de bu ruhun ve bu etiğin titreşiminde çalıyor.

"Nûr"unu ise, Türkiye’nin genel zenginleşmesine koşut olarak gelişen ve mütedeyyin, yurtsever ve muhafazakár insanlardan oluşan; fakat aynı zamanda da sekülarist, modernist ve üniversalist kimlik taşıyan yeni taşra burjuvazisinin, ûlvi nitelikli "hayr" refleksinden alıyor.

Ve söz konusu okullar insanlık için ha-yır-lı; ulusumuz için ise ç-o-k h-a-y-ı-r-l-ı’dır!

Hürriyet

Gerçekleri makaslamak, halının altına süpürmek!


Ne çabuk geçiyor, tam 36 yıl... Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 1968’in devrimci gençlik liderleri, 12 Mart askeri darbe döneminde, 6 Mayıs 1972’de idam edilmişlerdi.
O Mayıs gecesini anımsıyorum.
Çok acı çekmiştik.
Deniz Gezmişler’in idamdan önceki son sözlerini değerli meslektaşım, rahmetli Örsan Öymen Almanca’ya çevirmiş, onları Ankara’daki benim evden alan bir kurye aynı gün Almanya’ya uçmuş, Der Spiegel dergisinin baskısına yetiştirmişti.
Son sözünü şöyle bağlamıştı Deniz Gezmiş:
“Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve bağımsızlık mücadelesi! Yaşasın Marksizm-Leninizm! Kahrolsun emperyalizm!”
Deniz Gezmiş’in bu sözlerinde yer alan emperyalizm vurgusu dışındakiler sonraki yıllarda çok kez makaslandı. Son olarak, televizyonun başarılı dizisi Hatırla Sevgili’deki idam sahnesinde de yoktu bunlar.
Neden böyle?
Makas niye, sansür niye?
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını ne diye kendi istediğimiz kalıba dökmek istiyoruz? Niçin oldukları gibi kabullenip, onun üzerinden konuşmuyoruz?
Sorular devam edebilir:
Deniz Gezmiş’leri bunca yıl sonra romantize etmek yerine, onları yerli yerine oturtmaya çalışsak, onlara eleştirel yaklaşmaya çalışsak daha doğru olmaz mı?
Niçin amaçlarla, onlara açılan yolları, yöntemleri tartışma masasına sorgulayarak yatırmıyoruz?
Bir başka soru:
Tarihi niye habire çarpıtıyoruz?
Mesela 12 Mart’ı anlatmaya çalışırken, 9 Mart’ı gözlerden saklıyoruz. Olacak iş mi? 9 Mart’ı anlatmadan 12 Mart hiç anlaşılabilir mi?
Tarihi neye alet ediyoruz?
Deniz Gezmiş’ler, bizde 68 kuşağı, devrim yapmak için yola çıkmıştı. Amaçları, Türkiye’yi ve dünyayı değiştirmekti. Eluard’ın o dizesindeki gibi, “Günleri ve mevsimleri hayallerimize göre yeniden yaratacağız” diyecek kadar iddialıydılar.
Daha hakça, daha özgürlükçü, daha eşitlikçi bir toplum ve devlet düzeni için kavga açmışlardı. Düzeni değiştireceklerdi. Ama maalesef düzen, darbe onları sehpaya gönderdi.
Bu idam tam bir hukuk faciası idi.
Ve bu hukuk faciasına, bir yandan devletin acımasızlığıyla birlikte, o zamanki Adalet Parti’li Meclis çoğunluğu, ne acıdır ki, ‘intikam’ adına yeşil ışık yakmıştı.
Devlet ve siyaset, 36 yıldır Deniz Gezmiş’leri idam sehpasına yollayan bu hukuk faciasıyla yüzleşmedi. Bugüne kadar bu hukuk faciasının hesabı sorulmadı.
Şimdi denebilir ki:
Darbeciler, örneğin Yunanistan’daki gibi Türkiye’de de yargılanabilseydi, darbecilerden örneğin İspanya’daki gibi demokrasi ve hukuk adına hesap sorulabilseydi, bu ülkede bir daha darbe yapılabilir miydi?
12 Eylül olur muydu?
Veyahut 12 Eylül’ün lideri Evren Paşa’dan hesap sorulabilseydi, 2003-2004’ün darbe tertipleri olabilir miydi? Ya da Özden Örnek Paşa’nın günlüklerinde yer alan büyük paşalar daha hâlâ ‘hukukun üstünde’ kalabilirler miydi?
Sanmıyorum.
Hesap sormak...
Yüzleşmek...
Günah çıkarmak...
Bunlar bizim defterimizde yok gibi. Oysa, bu öylesine bir eksik ki, toplum olarak olgunlaşmamızı köstekliyor. Demokrasinin, hukuk devletinin, özgürlükler ve insan hakları düzeninin yerli yerine oturmasını geciktiriyor.
Herkes haklı!
Kimse burnundan kıl aldırmıyor.
Günahlar, olumsuzluklar, kendi kişisel ve toplumsal tarihimizin kötü ve kepaze sayfaları saklanıyor.
Oysa ne olacak ki?
Gerçeğin bir değil, bin yüzü var. Bunu unutuyoruz ya da bunu gözardı etmek işimize geliyor.
Böylece, Deniz Gezmişler’in sözlerini de makaslıyoruz; 12 Mart’ı 9 Mart’sız anlayabileceğimizi de sanıyoruz; 12 Mart idamlarının altında yatan hukuk faciasıyla yüzleşmekten de korkuyoruz; darbecilere hesap da soramıyoruz; geçmişin ‘devrimci modelleri’ nedir, ne değildir, günahlarıyla sevapları nedir ne değildir, bütün bunları da geçiyoruz.
Ama bunların hiçbiri yok olmuyor.
Sorunlar biriktikçe birikiyor bilinçaltımızda. Ve psikolojik bakımdan sağlığımız, ruhsal dengelerimiz gitgide bozuluyor. Gerçekleri gizlemeye kalkıştıkça, sansür mekanizmaları çalıştırdıkça, günahları halının altına süpürdükçe, daha hastalıklı bir toplum haline geliyoruz.
Bir türlü olgunlaşamıyoruz.
Olan, eleştirel düşünceye oluyor.
Olan, demokrasiye oluyor.
Yarın da Deniz Gezmişler’in idamına, bundaki vicdani sorumluluk payıma ve ‘68 kuşağına dönük notlara devam.

Reklam dinleyene bedava kontör


Turkcell, “TonlaKazan” mobil reklam platformunu lanse ediyor: Turkcell müşterileri, TonlaKazan sistemi sayesinde kendilerini arayanlara seçtikleri reklamları dinletecek ve dinlettikçe kontör ya da dakika kazanacaklar.

“TonlaKazan” mobil reklam platformunu lanse eden Turkcell, reklam alanında dünyada bir ilke imza attı. Turkcell müşterileri TonlaKazan’la, ÇalarkenDinlet’lerini reklam müziklerinden oluşturarak, kendilerini arayanlara dinlettikleri oranda kontör ve dakika kazanıyorlar. İlk lansman süresince TonlaKazan’a sınırlı sayıda üye kaydedilecek.

Turkcell Katma Değerli Servislerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Cenk Serdar, TonlaKazan’la ilgili olarak; “Mobil reklam alanında bir ilke imza atmanın gururunu yaşıyoruz. TonlaKazan servisiyle sadece yeni bir reklam platformu değil, reklamcılık dünyasına yeni kavramlar da getirmiş oluyoruz. Servisi Akbank, Coca-Cola, Digiturk, Garanti Bankası, gnçtrkcll, Kraft, Nestle, Nivea, P&G, ve Unilever gibi önemli markalarla lanse ettik” dedi.

TonlaKazan’a Web, WAP ve SMS yoluyla üye olunabiliyor. Üyeler, TonlaKazan platformundaki farklı reklam müziklerinden beğendiklerini kendilerine ÇalarkenDinlet içeriği olarak seçip çevrelerine dinletecekleri reklamı belirliyorlar.

TonlaKazan, Turkcell’e fikir ve yenilikçi ürünler sağlayan iş ortağı “4play Digital Workshop” firmasıyla beraber geliştirildi.

Markalara “Dinlettikçe Öde” fiyatlandırma modeli

Reklam verenler, TonlaKazan’da “dinlettikçe öde” (CPL – Cost Per Listening) fiyatlandırma modeliyle performans bazlı reklam yayınlayabilecekler. Böylece reklam verenlere tam anlamıyla ölçümlenebilir bir mecra fırsatı sunuluyor.

Bardakta fındık ve mısır


Giresun’lu girişimci Oktay Özkurt bardakta mısır ve fındık konseptini birleştiren yeni araç tasarımını işletmecilerin kullanımına sunuyor.
Kendi konseptini kendin oluştur kampanyasıyla satışa sunulan aracın fiyatı kdv ve ulaşım bedeli dahil 4500 ytl.
Kendi patentli icadı olan Atom fındık konseptinin kullanım hakkınıda aracı alan kişilere ücretsiz olarak sunan Oktay bey fındık ve mısır tedariği konusunda da yatırımcılara yardımcı oluyor.

6 Mayıs 2008 Salı

A. Necdet Sezer, DİSK'i niye sever?


Gündem değişti, Nokta dergisinin geçen yıl yayınladığı 'Darbe Günlükleri' arka plana itildi. Halbuki "Bunlar iftiradır, hakarettir" diyenler davayı kaybettiğine göre artık gönül rahatlığıyla 'Günlükler'den söz edebiliriz. Etmeliyiz de! Tekrar tekrar okumalıyız.

'Günlükler' bize 2003-2004 dönemi kuvvet komutanlarının, darbe hazırlığı yaptıklarını, buna ' Sarıkız' kod adını verdiklerini ama Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ün bunu engellediğini gösteriyor.
Dönemin Hükümeti ve AKP ileri gelenleri de olaydan haberli: Mayıs 2006'da Mısır'da Dünya Ekonomik Forumu toplantısı var... Başbakan Erdoğan, bazı bakanlar ve partililer orada... Danıştay saldırısı daha yeni yapılmış... Sohbetlerde saldırının ' Sarıkız'ın bir parçası olduğu söyleniyor... ( Hasan Cemal, 14 Mart 2007, Milliyet )
Yine 'Darbe Günlükleri'nden öğrendiğimize göre 'Sarıkız' çıkmaza girince, darbe heveslisi komutanlar içinde en şahini olan Org. Şener Eruygur (Jandarma) 'Ayışığı' kod adlı başka bir hazırlık yapıyor.


Soralım: AKP'lilerin bildiği 'Sarıkız'dan, en azından MİT'ten sürekli bilgi alan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in haberdar olmaması mümkün mü? Hayır.

Ama Danıştay saldırısı karşısında Sezer, "Bu saldırı laik cumhuriyete karşıdır" diye açıklama yapıyor.
2004'te darbecilerle masaya oturup pazarlık yapan gazeteciler, " Bu saldırı Türkiye'nin ' 11 Eylül'üdür " diye uydurma yazılar kaleme alıyor.

Sonuç: Saldırıda ölen Danıştay üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'in cenazesine katılan kalabalıklar, iktidarı yuhalıyor.


Ardından bir yıl geçiyor. Mayıs 2007'de yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Cumhuriyet mitingleri dediğimiz gösteriler başlıyor.
Bu mitingleri düzenleyenler, ' sivil toplum kuruluşu' kisvesi altındaki " sivil devlet kuruluşları ". Öne çıkan kuruluş da Atatürkçü Düşünce Derneği.
Peki, bu derneğin başkanı kim? Artık emekli bulunan Şener Eruygur !
Mitinglerin nasıl finanse edildiği merak edilirken ortaya bir belge çıkıyor: Meğer ADD'ye para verenlerden biri de, 10'uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'miş. Sezer eski parayla 225 milyar akıtmış bu derneğe.
'Kanun dışı' bir hareket değil bu elbette. Çünkü ADD, 1993 yılında Bakanlar Kurulu'nun kararıyla " Kamu Yararına Çalışan Dernek " statüsü kazanmış durumda.
Ama öte yandan baktığınızda hükümeti yıpratmak amacıyla mitingler düzenleyen, başkanlığını da darbe heveslisi generalin yaptığı bir dernek.
Kendisine ayrılan ödenekten tasarruf yapmakla övünen bir cumhurbaşkanının, böyle bir derneğe para kaydırmasının ne derece 'etik'e uygun olduğu tartışılır elbette.


Gelelim bugüne... Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu ( DİSK ), " provokasyon olabilir, gelin mitingi başka yerde yapın " denmesine rağmen, " 1 Mayıs'ta ille de Taksim'e çıkacağım " diye bastırdı.
Sonunda sendikacılar ve onlara takılan marjinal örgütlerin militanları, Emniyet ile karşı karşıya geldi.
Gaz bombaları, cop, tekme, renkli su derken ortaya çok kötü bir manzara çıktı.
İşte bu ortamda DİSK Başkanı Süleyman Çelebi'yi " tebrik etmek " için arayanlardan biri de Ahmet Necdet Sezer'di.
1 Mayıs 2000'de Sezer, Süleyman Demirel'in yerine cumhurbaşkanı seçilme aşamasındaydı.
DİSK ve diğer sendikalar ise 1999'da olduğu gibi o yıl da sakin, olgun, neşeli bir şekilde 1 Mayıs bayramını Abide-i Hürriyet'te ( Şişli ) kutluyordu.

Özetle: Kimse bana bu hikâyenin, tesadüflerden ibaret olduğunu söylemesin!

emreakoz@sabah.com.tr

(Sabah)

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Şener Olmadı Toptan Verelim


"Ankara’da Köksal Bey’in liderliği için kamuoyunun bildik isimleri gece yarıları bir araya geldi ve hazırlığa girişti." Abdüllatif Şener planlarını ilk yazan kalemden yeni bomba...

Sebahattin Önkibar/Yeniçağ

Yeni oluşum liderliğinde Abdüllatif Şener-Köksal Toptan rekabeti?

Abdüllatif Şener'in 22 Temmuz'da ısrara rağmen aday olmaması derin devletteki Çerkez kökenlilerin gelecek öngörüleri değildi.

Bazılarının iddia ettiği gibi Şener'in o kesimle organik bir bağı ve hatta yakınlığı bile söz konusu değil.

Abdüllatif Bey'in AKP'den aday olmama gerekçesi orada mutlu olmamasıdır.

Şener, Özelleştirme İdaresi'nin kendinden alındığı günden itibaren hep buruk ve kırgındı. Bardağı taşıran damla Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı adaylığını engellemesi oldu.

Abdüllatif Bey'in seçim sonrası süreçte yeni oluşum bağlamında gündeme oturması da konjonktüreldir. Şener önceden böyle bir şeyi hedefleseydi Parlamentonun dışında değil içinde olmayı isterdi.

Abdüllatif Şener'i yeni oluşumun liderliğine iten İstanbul dükalığının bir bölümü ile merkez sağ'ın duayenleridir.

AKP'ye alternatif model üretmek için ardı ardına sondaj yapan İstanbul sermayesi ile merkez sağın sembol isimleri uzun bir araştırmadan sonra bu ismin Abdüllatif Bey olabileceği kaaatine vardılar.

Aralarında Mesut Yılmaz'dan Hüsamettin Cindoruk'a, Hüsamettin Özkan'dan Orhan Keçeli'ye kadar pek çok isim toplumun muhafazakârlaştığına inanarak AKP'yi ancak ona benzeyen özellikte birinin önderliği ile gerileyeceğini düşündüler. Buradan hareketle de ilave artı özellikler düşünülerek Şener ismine ulaşıldı.

AKP için açılan kapatılma davası öncesindeki bu düşünce için kapalı kapılar ardında ardarda toplantılar yapıldı ve yeni oluşumun start tarihi tartışmaya açıldı.

Derken AKP'ye kapatılma davası gündeme geldi.

Bu dava ile beraber hadise farklı bir boyut kazandı ve başka türlü hesaplar yapılmaya başlandı.

Buna göre Tayyip Bey'in yasaklanması durumunda ortaya çıkacak tablolar sorgulanmaya ve grup ile partinin geleceği kestirilmeye

çalışıldı.

Bu arada Siyasi İslam imajı ile muhafazakârlık görüntüsünün devletle karşı karşıya gelmesinin getireceği ve götüreceği tartışılmaya

başlandı.

Tayyip Bey sonrası süreçte AKP grubundan en az 100 kişinin farklı arayışlara gireceği görüldü ve yeni oluşumlarla isimler seslendirilmeye başlandı.

TBMM Başkanı Köksal Toptan ismi de gündeme girdi.

İlginçtir, AKP grubununda saygınlığı olan Toptan ismi Abdüllatif Şener ekseninde hareket eden yeni oluşumcu çevrede de etkili oldu ve biraz daha bekleyelim denilmeye başlandı.

Bu arada Ankara'da Köksal Bey'in liderliği için kamuoyunun bildik isimleri gece yarıları bir araya geldi ve hazırlığa girişti.

Ayrıntıları, söz verdiğim için şimdilik yazamayacağı bu buluşmalardan sonra Toptan ismi bayağı bir mesafe aldı.

Bu olguyu gören Şener ve yakın kurmay ekibi zemin kaybetmemek ve ön almak için patinaj yapmak, yani gelişmelere göre hareket etmek yerine bombayı patlattı ve partiyi kurabileceğinin ilk ciddi işaretini

verdi.

Görüldüğü gibi Ankara'da hesaplar artık Tayyip Bey sonrası için yapılıyor.

Bilgilerime göre Abdüllatif Bey bu aralar koşusunu hızlandıracak, Köksal Bey ise eşyanın tabiatı gereği uygun bir zemin için kapatılma davasının sonucunu bekleyecek.

Peki, bu iki ismin beraber olma şansı olamaz mı?

Her şey mümkün.

Sadece onlar değil, bir araya gelmesi hiç mümkün görülmeyen isimler bile bir araya gelebilir.

Bu arada ilginç bir bilgi de Abdüllatif Şener ismine karşı çıkan Hikmet Çetin, Mustafa Sarıgül, Celal Doğan ve Onur Kumbaracıbaşı gibi isimlerin Köksal Toptan'ın önderliğine evet diyebileceği duyumumdur. Toptan ismi ortaya atılınca Mesut Yılmaz'la Cindoruk bile Şener bağlamında tereddüte girdiler... Şener için bastıranlar Toptan'ın bu işe soyunması durumunda hem DP'nin hem de Çiller'in önünü de keseceğini düşünüyorlar.

Son bir haber: Tayyip Erdoğan bütün bunları bir bir izliyor ve kapatılma davası bağlamında sürpriz bir adım için zemin inşa ediyor... Erken seçim ya da referandum hâlâ gündemdedir, Erdoğan tansiyonu indirip baskın yapacak haberiniz ola...

ÇOK ÖNEMLİ - Enver Paşa Vatan Haini miydi ?



Osmanlı'nın son büyük kahramanını kulaktan dolma bilgilerle yargılamak ayıptır diyorum. Onun hakkında doğru dürüst bir kitap okumadan, hatta makale bile okumadan ileri-geri konuşmanın dayanılmaz hafifliğine dikkat çekiyorum

Hakan Albayrak'ın yazısı-Yeni Şafak

Son yazında Azerbaycanlı dostun Hanemir Telmanoğlu'nun Enver Paşa'ya iltifatlarını nakletmişsin. - Evet.

- Niye şerh düşmedin?

- Ne şerhi?

- Enver Paşa'nın makbul bir adam olmadığı yönünde bir şerh.

- Ne münasebet?

- Nasıl ne münasebet? Osmanlı'yı batıran, Sarıkamış'ta 90 bin askerimizi yok yere kırdıran adamdan söz etmiyor muyuz?

- Teessüf ederim! Koca Enver Paşa'yı böyle ucuz bir ezberle harcamak reva mıdır?

- Koca Enver Paşa mı? Ucuz ezber mi? Ne diyorsun kuzum sen?

- Osmanlı'nın son büyük kahramanını kulaktan dolma bilgilerle yargılamak ayıptır diyorum. Onun hakkında doğru dürüst bir kitap okumadan, hatta makale bile okumadan ileri-geri konuşmanın dayanılmaz hafifliğine dikkat çekiyorum.

- Ne kahramanı? “Doğru dürüst” dediğin kitaplarda, makalelerde böyle mi yazıyor? Bu bedhaha övgüler mi diziliyor?

- Bir şehitten söz ediyoruz, saygılı ol! Senin için, benim için, bütün Ümmet-i Muhammed için Kuzey Afrika'dan Türkistan'a kadar her cephede aslanlar gibi savaşmış, İslam İhtilal Cemiyetleri Birliği vasıtasıyla Alem-i İslam'ı emperyalist saldırganlara karşı seferber etmek için varını-yoğunu ortaya koymuş ve bu yolda şehadet şerbetini içmiş bir İslam kahramanından söz ediyoruz, evet!

- İslam kahramanıymış!

- Değil miydi?

- Değildi tabii. Türkçü-Turancıydı. İslamcılığı siyaset icabıydı. Takiyeydi.

- Nereden biliyorsun?

- Biliyorum işte.

- Trablusgarp'ta Araplarla beraber omuz omuza savaşırken takiye mi yapıyordu? Muhterem zevcesine yazdığı mektuplarda “İslam için dua et” derken takiye mi yapıyordu? Mitralyözlerin önüne atılarak şehadet şerbetini içişi de mi takiyeydi?

- Turan yolunda öldü, İslam yolunda değil.

- Turan gâvur mu? Tövbe estağfirullah! Emir Şekip Arslan gibi elemanları vasıtasıyla Arap illerini Avrupalılara karşı ayaklandırmaya çalışırken, beri tarafta Sovyet devriminin Turan illerinde doğurduğu boşluğu doldurarak bu İslam topraklarını da kurtarmaya çalşmış olması takdire şayan değil mi? İttihad-ı Turan'ı niye İttihad-ı İslam'ın bir cüz'ü olarak görmüyorsun?

- Yahu, Anadolu işgal altındayken Turan'la filan uğraşmak olacak şey miydi kardeşim? Lüzumsuz bir macera değil miydi bu?

- Lüzumsuz macera, öyle mi? “Turan'la filan” uğraşmadan Anadolu'yu kurtarmak ne mümkün?

- Kuva-yı Milliye bunlarla uğraşmadan kurtarmadı mı Anadolu'yu?

- Turancılıktan ve genel olarak İttihad-ı İslam davasından uzak duracağını Batılılara taahhüt ederek 'kurtardı'. Batılılaşma sözü vererek, yani düşmanın kimliğini benimsemeyi kabul ederek 'kurtardı'. Düpedüz yenilgiyi kabul ederek 'kurtardı'. Sen buna kurtuluş mu diyorsun?

- O günlerde yapılacak başka bir şey yoktu. O tavizleri vererek son vatan parçasını kurtarmak gerekiyordu.

- Ne için?

- Nasıl ne için?

- O tavizleri vererek son vatan parçasını kurtarmaktan murat edilen şey neydi?

- Ne olacak? Tabii ki son vatan parçasında yaşayan insanları korumak!

- Kimden korumak?

- Batı'dan korumak. Batı'nın hışmına uğramaktan korumak.

- Batı'nın hışmından korunmasaydık ne olacaktı?

- Batı'nın sömürgesi olacaktık.

- Batı'nın sömürgesi olsaydık ne olacaktı? Bizi asimile etmeye mi çalışacaklardı?

- Evet.

- E, 'kurtuluş'la gelen Batılılaşma dayatması nedir peki?

- Dedim ya: O günlerde yapılacak başka bir şey yoktu. Batı'ya direnecek güçte değildik. Enver Paşa bunu anlamıyordu. Gücümüzden geriye kalanı lüzumsuz bir macerada zayi edecekti. Bereket, Kuva-yı Milliye'ye nüfuz edemedi.

- “O günlerde yapılacak başka bir şey yoktu” diyorsun. Demek ki şartlar müsait olduğunda başka bir şeyin yapılması gerektiğini kabul ediyorsun.

- Elbette.

- Nedir o başka şey?

- Ne bileyim işte…

- Mesela, küresel meydan okumalarla baş edebilmek için cepheyi genişletmek midir? Anadolu'nun Anadolu'da kurtarılamayacağını, gerçek manada kurtuluşun ancak emperyalistlere karşı geniş kapsamlı bir blok oluşturmakla mümkün olabileceğini, “Hattı müdafaa yok sathı müdafaa var, o satıh bütün İslam topraklarıdır” dememiz gerektiğini, zaten Müslüman Anadolu çocuklarının tarihi misyonunun da bu olduğunu görerek, bunun gereğini yapmak mıdır?

- Evet yani.

- Enver Paşa'nın yaptığı, yapmaya çalıştığı şey buydu işte. “O günler” için bunun yersiz bir çaba olduğunu düşünme gafletinde bulunabilirsin, ama bu sana Enver Paşa'nın aziz hatırasına ve bize bıraktığı soylu mirasa saygısızlık etme hakkını vermez.

- Bir dakika, bir dakika! “O günler”e Enver Paşa yüzünden geldiğimizi hatırlatmak isterim! Baştaki soruma cevap ver lütfen: Osmanlı'yı Enver Paşa batırmadı mı? Almanların peşine takılıp Osmanlı'yı felakete sürüklemedi mi Enver Paşa? Sarıkamış'ta 90 bin askerimizi soğuktan dondurarak öldüren de o değil miydi?

- Bu ucuz ezberini buruşturup çöpe atacağım, ama önce Enver Paşa'nın bize bıraktığı soylu mirastan söz etmek istiyorum.

- Et bakalım.

- Yarın inşaallah.
yeni şafak

Kadınlar neden daha çok konuşur?


İnsan beynini en çok çalıştıran eylem kelime üretmek. Sözcüklerin linguistik özellikleri sol beyne, anlam bölümü sağ beyne, duygular ise beynin derinliklerine yazılı. Sözcük üretirken hepsi birden ortak çalışmalıdır. Kadınlarda ve dişi hayvanlarda bu özelliğin biyolojik eğilim olarak üstün olduğunu görüyoruz.

KONUŞMANIN PSİKOLOJİK DİNAMİĞİ

1)Kadın üzüntülü olduğunda kendini iyi hissetmek için konuşma eğilimindedir. Erkek ise susmayı tercih eder.
2) Kadın yüksek sesle düşünür. Ne söylemek istediğini yüksek sesle araştırır.
3)İçtenlik ve paylaşımcılık hisleri kadını konuşmaya iter. Yakınlık ve yalnız olmama isteği konuşma ihtiyacını artırır. 4)Kadın bilgi paylaşımı için konuşur. Erkek için ise konuşmak sadece bilgi aktarma işidir.

ERKEĞİ KONUŞTURMA YOLLARI NELERDİR?

Erkeğin temel psikolojik ihtiyaçlarından bir tanesi bağımsızlık ve özerk olma ihtiyacıdır. Erkek bir kadına yakınlaştığında birden bağımsızlığının gittiğini düşünmeye başlar ve kendisini geri çeker. Bu geri çekilişte kadın onun üzerine giderse geri çekilme kovalamacaya döner. Erkekler konuşmak için konuşmazlar, konuşmak için bir nedenleri olmalıdır.

Zamanlama ve yaklaşım biçimi uygun ise konuşmaya başlarlar. Konuşması için bir erkeğin ilgi alanını bulmak gerekir. Erkek konuştuğunda baskı altında olmadığını hissederse açılmaya ve iletişim kurmaya başlar. Erkeği olduğu gibi kabul eden ve bunu hissettiren kadın eşinde olumsuz duygular uyandırmadığı için aranan eş olur.

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Hem Teknik Direktör Hem Oyuncu Olunmaz, Akil Adamlar heyeti Lazım



Başbakan’ın yükü ve tahammül gücü

Bazen daralır insan, yetiştirilecek olan çok, zaman dardır. Böyle durumlarda eliniz ayağınız birbirine dolaşır, zihninizi toparlayamazsınız. Yeterince düşünmeden, düşünceyi damıtmadan hareket edersiniz; tabii yanlışlar yaparsınız.

Böyle durumlarda ben kendi kendime "Panik yok, işler biter" telkini yaparım. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bir gününe baktığınızda nasıl bir yoğunluk içinde yaşadığını görüyorsunuz. Dünkü yazımda bu olağanüstü yoğunluğu "ülke için çırpınma" diye tanımladım. Bir tür kendini tüketircesine çaba bu. Ama bu, kolay sürdürülebilir bir tempo da değil. Sürdürürsünüz, ama ayak sürçmelerini göze alarak. Hata payını yükselterek... Başbakan çok yoğun. Bizzat kendi performansınızla olağanüstü çeşitlendirdiğiniz iç temaslar, dış temaslar, Meclis çalışmaları, yurt gezileri, açılışlar, törenler, ve bütün bunların üstüne her insanın kimyasını bozma potansiyeli taşıyan kapatma davası...

Demirel, Türkiye'de iktidar olmanın vahşi at üstünde durma sanatı olan rodeoya benzediğini söyler sık sık. At devlettir ve üstünden atmaya çalışır halk iradesi ile geleni... At her zaman hırçındır bizde ama, Tayyip Erdoğan'ın içinden geldiği çizgiye karşı daha da hırçındır. Bir yandan "hizmet coşkusu" içinde olacaksınız, ama bir yandan da atın üstünden düşmemek için, diyelim bir kapatma davasından partinizi, siyasi yasaklı hale gelmekten de kendinizi kurtarmak için çaba sarf edeceksiniz.

Bu tempo içinde Tayyip Erdoğan dünü, bugünü, yarını planlayacak bir düşünme molası verebiliyor mu, sanmıyorum. Tayyip Erdoğan aslında ekip çalışmasına önem veren bir insandır. "Ortak akıl" her zaman vurgu yaptığı bir şeydir. Zaten soyunduğu iş de, ne ortak akıl olmadan ne de takım oyununu gerçekleştirmeden başarılı olabilir. Soru şu: Acaba buna imkan bulabiliyor mu? Benim gözlemim o ki, şu an üzerinde taşıyor göründüğü iş yüküne baktığımda, bir insan için bunun çok çok fazla olduğu kanaatine varıyorum. Bir insan böylesine bir iş yükü altında "kafasını toparlama" imkanı bulamaz, diye düşünüyorum.

Şu an Tayyip Bey, hem teknik direktör hem oyuncu rolünde... Ama bu rolde ağırlığın oyunculuğa kaydığı, yani oyunun gidişini gözlemek, karşı takımın oyun düzenini okumak, yeni hamleler üretmek demek olan takım yönetimi için gerekli olan iç dinginliğin sağlanamadığı gözleniyor. Bir ara, Ak Parti için yola çıkarkenki istişare yapısının epeyce dağıldığını düşündüm, kaygılandım. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığını uygun bulan ve isteyenlerdenim. Ama, taa o zamandan beri Gül'ün Çankaya'ya çıkmasının, Ak Parti liderliğinin istişare halkasında gedik açabileceği endişesini taşımışımdır. Sonra Abdüllatif Şener koptu, Bülent Arınç kenarda kaldı... İrfan Gündüz'le arada mesafe oluştu.

Şimdi Abdüllatif Şener, içerde yapacağı değerlendirmeleri dışarıda yapıyor, bu da negatif algılara sebep oluyor. Şimdi Cumhurbaşkanı Gül, dışarıda değerlendirme yapıyor ve ortaya çok nazik ifade edilmiş duruş farkları çıkıyor. Şimdi Bülent Arınç, çok etkin konumda gözükmüyor ama eminim, dinlense, söyleyeceği çok şey olacaktır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda tebrik için ziyaretine gitmiş ve kendisine "Sizinle hiçbir maddi çıkar bağı bulunmayan bir heyet oluştursanız da her ay size dışarıdan nasıl göründüğünüzü söylese" diye bir teklifte bulunmuştum.

Eminim kendisi de, zaman zaman kendi kendisine dışarıdan bakmak isteyecektir. Mesela şu 1 Mayıs olayına dışardan bakılabilse, hükümet olarak elde ne kaldığı daha rahat görülebilir. Bir tek "Ayaklar baş olursa..." cümlesinin nasıl bir imaj yaralanmasına yol açtığı anlaşılabilir.

Hiç kuşkusuz Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndan sonra Başbakanlıkta da Türkiye'ye büyük hizmetler verdi. Başlangıçta, İstanbul'un her şeye rağmen yerel çerçevesinden sonra, Ankara'nın global yükünü taşıyabilir mi sorusu vardı. Ama şu 6 yıl, Erdoğan'ın global oyuncu hüviyetini ortaya çıkardı. Bu ölçüde pro-aktif bir insan olan Erdoğan'ın, Türkiye'ye daha pek çok hizmet yapabileceği kuşkusuzdur.

Ama bence bu tempo ile değil. Bana göre hem kendisi sekinet içinde düşünme imkanına kavuşturulmalı, hem de etrafında, onun oyun kuruculuğuna katkıda bulunacak, onun oyun kurucu rolünü öne çıkaracak ve hatalardan bir an önce dönme imkanı sağlayacak bir "Akil heyet" oluşmalı. Doğrusu ben, son Abant kaçamağına sevinmiştim. Keşke bunları çoğaltsa, hatta bunları, Türkiye'nin kritik makamlarında bulunan insanlarla yapsa... Baş başa ve sakin, hesapsız bir atmosferde...
Ahmet Taşgetiren - Bugün